5 Haziran 2012 Salı

Tur Günlükleri 1: Nancy - Vedalar



Giderken ağlayacağımı hiç tahmin etmezdim. Neden böyle olduğumu bilmiyorum. Nancy’i de pek sevmemiştim oysaki, bir türlü ısınamamıştım soğuk Fransızlar’a. Tur yapıp Türkiye’ye dönmek içinde can atıyordum. Ama bu sabah Melda’dan,Yasemin’den, dün Tezcan Abla’dan, onda önceki gün ise Övünç’ten ayrılmak koydu. Burada ne kadar alışmışız birbirimize, aile gibi olmuşuz meğer biz. Gibisi fazla aslında biz burada aile olmuşuz, eksikleri tamamlayan, fazlaları eksilten, yanlışları düzelten, güzel bir aile olmuşuz.
Trene binerken Yasmin’den ayrılışıma hüzünlenince aklıma Türkiye’den, ailemden ayrılışım geldi. Meğer insanı ağlatan ayrılmak kavramıymış, bir şeylerin sonuna gelmek… Ben de artık biliyorum ki Fransa maceramın sonuna geldim, Fransa’dan çıkmama sadece 3 gün kaldı. Yağmurlu havalara, soğuk insanlara, yeşil doğaya, sokaklarda sabahlamaya tam yeni alışmışken, hadi hoppa önce düzensizliğin ardından da yıllardır alışık olduğun düzenin içine dönmece… Adaptasyon zor değil ama yine de keşke sevdiklerim arkada kalmasa. Birine sahip olmak için birini bırakmak zorunda kalmasam… Hepsi hep benimle olsa, her gittiğim yere götürsem, hayat ne kadar kolay olurdu.
Bu sabah Tezcan Abla’ya uğrayamadım, iyi ki de uğramamışım, dünden vedalaşmışız. Yoksa bir posta da orada ağlardım… Okumayacağını bile bile ona buradan teşekkür etmek istiyorum. Nasıl da kandırmıştı beni, ilk geldiğim gün Fransız’ım ben ama okulda Türkçe öğrendim diye… Nancy’de kimsesiz kaldığımı sandığımda kimsem oldu, yedirdi, içirdi, gezdirdi… Neşe kaynağı oldu, göbek atmalarımla alay etti ama yeridir, tutamıyorum kendimi müzik duyunca.
Sonra Melda… Başta ne zaman geleceğimi bile anlamadı, ama sonra karşısında görünce tüm enerjisi ile kucakladı, bağrına bastı, halayına kattı !
Sonra Övünç… İnternetsiz kaldım sandığım anda bilgisayarımın ayarlarını yaparak kurtarıcı oldu, hasta ve olduğumda, yalnız kaldığımda yanımda oldu, yüzümü güldürdü…
Sonra İhsan Abi… Bizi yemeklere götürdü, işimize koştu yoğunluğunun arasında… Pişmaniyeler aldı, Türkiye’ye en özlem duyduğumuz anda…
Ve tabi Yasemin… En büyük vedalardan biri de ona. En geç onunla tanıştık ama en çabuk da onunla kaynaştık. Seninde dediğin gibi Yasmin, biz birbirimize ne kadar benziyoruz, İstanbul’da ayrılmayalım… Bana odanı açtığın, herşeyini paylaştığın, bu kadar güzel kalpli olduğun için teşekkür ederim…
Fonda Apocalyptica-Ville Valo’dan Bittersweet çalarken, şarkı yüzünden yazıma daha da acı katmadan, hepinizi sevdiğimi söylemek istiyorum Cano’lar !!
Ekim’de İstanbul’dayız takılıyoruz İhsan Abi ve Tezcan Abla’yı da ağırlamak için bekliyoruz !

29 Mayıs 2012 Salı

İçimdeki kırılgan çocuğa bir isim verdim: Kafka







Bugün Fransa'dan dönerken yapacağım turun ayrıntılarını araştırırken, gördüm ki Prag'da bir Kafka Müzesi varmış. Müzede Kafka'ya dair ne var bilemesem de, Kafka'nın adını görmek bile, gidilecekler listeme müzeyi eklememe sebep oldu. Üstüne bir de Cafe Milena'nın varlığını öğrendim ki, keşke Prag'da daha çok gün geçirebilecek olsam diye hayıflanmadan edemedim. Sonra da blogumun Kafka'sız eksik kalacağını farkettim. 

Nasıl olmuştu da bu kadar Kafka'ya ve eserlerine bağlanmıştım peki? Hikayem bundan bir buçuk yıl öncesine dayanıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Sanat ve Siyaset dersindeyiz. Bence okulun en iyi hocalarından biri olan ama kıymetinin de bilinmediğini düşündüğüm hocamız Zeliha Burtek veriyor dersi. Frankfurt Okulu'nun sanat anlayışını işliyoruz, bunu da bir yerli bir yabancı yazarın öykülerini adım adım inceleyerek yapıyoruz. Düşünün ki, bu ders siyaset bilimi okuyan ama edebiyata da ilgi duyan bir öğrencinin içinde nasıl bir aydınlık yaratır. İncelediğimiz kitaplar:  Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Öykü Kitabı ve Kafka'nın öykülerinin toplandığı 'Şarkıcı Josephine veya Fare Ulusu'. Ben her zaman için -edebiyat derslerinde tam tersini söyleseler dahi -roman okumanın öykü okumaya oranla daha kolay olduğunu düşünmüşümdür. Öykü bana daha kısa zamanda yaşanan daha çok ve karmaşık olaylar zinciri gibi gelir. Yine de derste bu kitap okutulduğu için Kafka'ya öyküleri ile başladım. Ancak sonra hiç vakit kaybetmeden, Dava'yı, Dönüşüm'ü, Baba'ya Mektup'u ve Deleuze& Guattari ikilisinin Kafka incelemesini okudum. Bu noktada, Kafka'nın kitaplarından kendimce çıkardığım bazı sonuçlara değinmek istiyorum: Kafka okurken hikayelerinde, romanlarında veya mektuplarında fark edeceğiniz ilk şey anlatımın her an değişime açık olduğudur. Zaten nice roman diye başladığı yazı öykü olmuştur elinde bu değişim hissiyatı ile. Örneğin Dava’da bir şeyler eksik kalır kafanıza oturmaz ve Kafka bunu özellikle yapar. Kitabı birbirinden kopuk bölümler halinde yazıp birleştirir ve kitabın sonunda tamamlanmamış ekstra bölümleri görürsünüz tiyatroda, evde vb. gibi. En önemli öykülerinden biri olan yargıda ise; karmaşa biraz daha derindir. Birçok cevapsız soru okuyucunun aklını kurcalar durur. Bunları okuyucu için muamma olarak bırakır Kafka. Yani okuyucuya düz, anlaşılır bir metin sunmamak Kafka’nın temel eğlencesidir. Bunun yanında çoğu öykü ve romanlarda bir yargılama ve baba-oğul metaforu görülür. Baba-oğul metaforunu Kafka Baba'ya Mektup adlı kitabında şöyle açıklar: “ Yazdıklarım seninle ilgiliydi, orada senin göğsünde yakınamadıklarımdan yakınıyordum yalnızca. Kasıtlı olarak uzatılmış bir vedaydı sana, yalnız senin tarafından dayatılmış olsa da benim istediğim yönde gelişiyordu. " Bir diğer metafor olan yargı ve yargılama sürecine bakacak olursak, şunu söyleyebiliriz;  yasanın ne olduğunu hiçbir zaman tam bilemeyiz ve herkes adaletin koruyucusudur. Tabi buradaki adalet sağlama ve dava süreçlerinde Kafka bize aslında biraz abartılı da olsa bir şeylerin yanlışlığını göstermektedir. Sorgulamamız istenen şey şimdi içinde bulunduğumuz sistemin doğruluğu ve işleyişidir. Ayrıca Dava'da, Dönüşüm'de, Şato'da, başta Yargı ve Cezalılar Kolonisi olmak üzere öykülerinde, Kafka toplumdaki iktidarın karşısında, ezilmişin yanında yer alıyor, zamanda muğlaklığı temel ilke sayıyor, tarihe yapılmış tüm açık göndermelerden kaçınıyor, benlik duygusunu aşıp kolektif bir kimliğe önem veriyor, okuyucuyu her an dönüşümlerle şaşırtmayı ve yapıtlarına devinim kazandırmayı başarıyor.En önemlisi de şimdi ne olacak sorusunu soramadığımız, her şeyin normal akışında geliştiği, bütünsel roman anlayışına karşı çıkıyor. 


Peki ya ‘Milena’ya Mektuplar’ ve orada gördüğümüz Kafka kim? Babasından nefret eden, daima kötülerin kazanacağını her zaman için dolambaçlı yollardan anlatan Kafka’nın, kitaplarını Çekçe’ye çevirmesi için mektuplaşmaya başladığı Milena’ya duyduğu sevgiyi görüyoruz: Seven Kafka’yı ve acı çeken Kafka’yı. Bunu bir iki cümle ile anlatmak kolay değil, ancak kısaca hasta bedeni ile hastalıklı bir aşka tutuluyor Kafka. Çünkü Milena evli. Öte yandan bu aşktaki en büyük sınır Milena'nın evliliği değil, sınır yine Kafka’nın aklında. Başarısız olma ihtimali, engellenme ihtimali gibi türlü ihtimallerle kendini içten içe yiyip bitiren Kafka’yı görüyorsunuz bu kitapta ve aslında onu en yakından görüşünüz oluyor bu. Zira bu mektuplar öylesine içten ve çoğu zaman çaresiz mektuplar ki, Kafka’nın kırılgan kalbine dokunmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kafka kendisi de bu kırılganlığının farkında ve mektuplarından birinde şöyle betimliyor kendini:

“Sanırım Milena, sizinle bir ortak özelliğimiz var: O kadar çekingen ve ürkeğiz ki, hemen her mektup farklı, hemen her mektup bir öncekinden korkuyor; gelecek cevaptansa daha çok korkuyor.”
“Neden bu son derece belirsiz ve korkunç sorumluluk gerektiren durumun bütün azabını çeken kişiyim sanki? Mesela, neden odanda duran ve senin koltukta ya da çalışma masasının başında oturuşunu, uzanışını, uyuyuşunu  (Mışıl mışıl uyumanı dilerim! ) seyreden mutlu dolap değilim?”

Kafka’daki bu kırılgan kalp aslında aynı zamanda ne kadar duyarlı bir insan olduğunun da kanıtı. Ama bu duyarlılık ve hassaslık onun babasının karşısında ezilmesinin yanı sıra, sevdiği kadının aşkıyla bile ezilmesine yol açıyor... Sonuç mu, Kafka’dan sonuçlar çıkartamaz insan, belki örnek alır, ki o da insanı edebi açıdan besler, aynı zamanda da onun gibi ruhen yaralı olmamıza neden olur. Eğer zaten ruhen yaralıyım diyorsanız, siz de benim gibi içinizdeki kırılgan çocuğa Kafka adını verin. Ya da Franz. Hatta arada Milena’nın ona seslendiği gibi Frank  da derseniz çok sevinir.
Kapanış cümlesi Kafka’dan: Dünya üzerinde var olan bütün zamanları senin için kullanmak istiyorum; seni düşünmek, senin içinde nefes almak için…

25 Mayıs 2012 Cuma

Beyaz Zenciler



Hayatımın en yalnız dönemlerinden birini yaşarken ve Fransa'nın doğusunda Türk kimliğimle bir dışlanmışlık hissederken okuduğum Beyaz Zenciler kitabı , toplumun ikircikli ve ikiyüzlü, kendinden olmayanı dışlama eğilimli yapısını biraz daha iyi  anlamamı sağladı. Kitapta ve hayatımda yaşananlar benzerlik göstermese dahi, dışlanmışlık ve topluma ait olamama ya da olmak istememe isteği aynı. Bir kitabı okurken kendinizden bir parça bulduğunuz da daha da çok sarılırsınız ya o kitaba, işte benim Beyaz Zenciler kitabına sıkıca sarılmam da böyle oldu. Türkiye'de olsam ve kendi düzenimden ziyade, bana uygun görülen düzeni yaşasam böyle hissetmeyebilirdim ! Ama şunu da söylemeyeliyim ki ülkeme olan tüm özlemlerimin yanında, genel olarak toplumsal normların dışında sonsuz özgürlük alanında yaşamanın tadına varınca , kitaptaki insanlar gibi, ister uyuşturucu, ister alkol alıp, istersen uyuyup, istersen olabildiğince uyanık kalabileceğinin bilincine varınca, şimdi geri dönüşün nasıl olacağından korkuyorum ! Kitap dışlanmışlık dünyasının nasıl olduğunu anlatsa da 'topluma geri dönüş' için rehberlik hizmeti veremiyor!

Yine Ayrıntı Yayınları, yine alışılagelmişin dışında bir kitap. Oluşturdukları yayın politikasını tebrik etmemek elde değil. Yavan aşk romanlarından sıkılanlara, cinayetlerden bıkanlara, hep göze sokulanları görmeye alışmış ama daha fazlasını arayanlara: Yeraltı Edebiyatı . Beyaz Zenciler ise yeraltı edebiyatına giriş için bir anahtar mahiyetinde. Uyuşturucu, alkol, sigara tüketenlere, sokaktaki serserilere, travestilere, fahişelere kötü gözle bakanlar bir de buradan okuyun onları, neden sizin gibi değiller !

Haydi biraz içinizdeki düzen karşıtının sesini dinleyin ! Kapitalizmin bizi dönüştürdüğü 'şeye' bir dönüp bakın ! Televizyondan gözünü alamayan, nefes almadan çalışan, devamlı daha çok mülkiyet elde etmeye çalışan bize bir bakın ! Dışarıdaki güzel, güneşli serin havadan derin bir nefes almaya bile vakti olmayan toplumlar olduk! Bu toplumların ekonomileri batıyor şimdi bir de, daha çok kazanıp devleti daha zengin etmemiz lazım ! Altmış beşine kadar nefes almadan çalış, sonra zaten alacak nefesin kalmayacak diyerek yüzümüze gülen ve sırtımıza daha çok yük bindiren devlete bir bakın ! Sonra bir de üstüne bu sisteme karşı çıkanı, yaşamayı seçeni, sokakları, her türlü insanı bileni aşağılarız, dışlarız. İsyan etmemek elde değil, önce kendi sefilliğimizi bir baksak ya... 'Kendinden kötüsünü görüp şükret' politikasının bir uygulaması daha ! Kendi berbat hayatımızı yüceltmek adına devamlı daha kötüsüne bakıyoruz. Bu gidişatın, bu bakış açısının maalesef ki geri dönüşü de yok, neo-liberal çağın gerekliliklerini yaşıyoruz, dayatmalarını uyguluyoruz...

Ancak inanıyorum ki Beyaz Zenciler'i okursanız, o yaşadığınız toplumsal kuralların, kısır döngünün dışında yaşayanların hayatını da görmüş olacaksınız ve anlamanıza yardımcı olacak. Alkol ve uyuşturucu ile ayakta duran, seven, sevişen, göçebeleri tanıyacaksınız. Yarınını düşünmeyen, en iyi tanıdıkları polisler olan bu insanlar, bizim kurallarımızı reddediyorlar. Bize zarar verme odaklı değiller, kendilerine zarar vererek, yaşamın onlara verdiği acılardan kurtulmanın peşindeler. Kurtulmanın tek yolu ise ölüm. Ölümle oyun oynuyorlar, ölümün kıyısında yaşıyorlar. Kaçımız cesaret eder, böyle yaşamaya, bu ölüm oyununa? Hayattan korkan, ölümden korkan, dışladıklarımızdan korkan bizler, nasıl cesaret ederiz böyle yaşamaya ?

Sadece cesaret edemediğimiz bu ölüm oyununu izlemek için bile okunabilir 'Beyaz Zenciler' ! Daha fazla övgü yapmacık olur, kitabın gözlerdeki realitesini azaltır, değerini düşürür. Yazıyı burada bitiriyorum sevgili okur, sana bol düşünceli günler dilerim !

     




19 Mart 2012 Pazartesi

Voltaire & Candide


   Ortaokul yıllarımızdan itibaren Voltaire’in adını çok duyduk. Deyim yerindeyse Voltaire’i dilimize pelesenk ettiler, aydınlanma ve Fransız devriminin düşünce önderlerindendir diye. Bizlere yıllarca bunu öğretip durdular da ,ne dedi, ne düşündü insanları nasıl aydınlattı, bunları hiç mi hiç öğretme gereği hissetmediler. Sanırım Voltaire gibi olmamızdan doğruları insanların yüzlerine acımasızca haykırmamızdan korktular…
   Lise yıllarına geldiğimizde ise felsefe derslerinde Leibniz’in adını öğrendik, biraz daha meraklı olanlar az buçuk fikriyatını öğrendi ama yine kimse çıkıp da bize Voltaire’de Leibniz’in bu düşüncelerini hicvetmek için Candide’i yazdı demedi. Keşke biri bana o zaman bunları anlatsaydı o zaman belki de ben bunca yılımı ne olacağım, neyi seviyorum soruları ile heba etmez daha erken çizerdim yolumu, daha erken edebiyat ve yazı ile bir araya gelirdim… Bu duruma sağlık olsun demek inanın hiç içimden gelmiyor, okul yıllarımdaki  açığı kapatma fikri aklımı kurcalayıp duruyor…
   Yazının amacı her ne kadar girişte eğitim-öğretim sistemimize sitem de etsem Voltaire ve muhteşem eseri Candide’i tanıtmak. Voltaire kimdir sorusunun cevabını Vikipedi ve benzeri kaynaklarda bir sürü tarihler ile dolu hayat hikayesinden okumak güzel bir tercih olabilir, ama benim tek cümlelik özet bir yanıtım var bu soruya : Voltaire 1600'lü yılların sonlarına doğru doğmuş, çevresindeki insanların onu "Bu cılız ve hastalıklı bedene bu akıl !" tarzı şaşırma cümleleri ile tanımladığı, babası Voltaire'in hep hukukçu olmasını isterken, edebiyatçı olup çıkan, sivri dili ve dürüst cümleleri ile 9 köyden kovulan aydınlanma yazarıdır.  Bu hayat  hikayesinde beni en çok cezbeden kısım, Bastille’de hapis yatmasına, İngiltere’ye sürgün edilmesine, Almanya’dan kovulmasına, İsviçre’ye yerleşmesine ve artık hayatının son demlerindeyken tekrar Fransa’ya çağrılmasına rağmen düşüncelerini törpülemeyi hiç düşünmemesidir, birilerine yaranmak adına lafını esirgeme yanlışına düşmemesidir. Bu özgür düşünceli, sivri dilli adam bana tutuklanan gazetecilerimizi hatırlatıyor. Voltaire’in düşünceleri, yazdıkları dönem insanının onurunu zedelerken, bugünkü düşünce suçları onurdan ziyade çıkarları zedeliyor ve bu yüzden gazeteciler hapse atılıyor. Dünyanın herhangi bir noktasından diğerine 5 saniyede canlı bağlanabilirken, sürgüne göndermenin bir faydası yok eski zamanlardaki gibi. Dolayısıyla düşünceleri susturmanın tek yolu düşüneni hapsetmek.. Sanki Voltaire’in çağı, 18. yüzyıl, bu açıdan daha insaflı…
   Voltaire bir yandan yanlış giden şeyleri, örneğin yönetim sistemini, din adamlarını, hatta kralın metresini bile eleştirirken, diğer yandan döneminin önemli düşünürlerini de eleştirmekten geri kalmamıştır. Bu eleştiriden de en büyük nasibi başta da bahsettiğim üzere Leibniz ve oluşturduğu felsefe almıştır. Leibniz,  Voltaire ile aynı dönemde yaşamış hem büyük bir matematikçi hem de filozof. Leibniz’in felsefesi, içinde yaşadığımız dünyanın, dünyaların en düzenlisi ve en mükemmeli olduğunu savunur.  Voltaire ise bu düşünceyi yerle bir etmek amacıyla Candide’i yazmıştır.
   Candide okuduğum en ilginç kitaplardan bir tanesi ve büyük bir yer edindi aklımda. Çünkü dili o kadar basit ve belki bayağı, hikayesi ise gülünç, abartılı . Bu basitliğin altındaki fikriyat ise yoğun. Ve kitabı bu kurtarıyor hatta sürükleyici yapıyor.  Bunun yanında Candide’in ülkeden ülkeye gezmesi değişik bölümlerde anlatılmış. Aralarda kopukluklar da var. Ancak bu kopukluklar düşünce yapısındaki bütünlük ve doluluk ile örtülmüştür. Ayrıca tiyatro oyunları da yazan Voltaire’in romanında da benzer bir dil, tragedyada olduğu gibi abartılı olaylar, abartılı dil kullanması, aslında romanda inandırıcılık öğesini ön planda tutanlar için bir hayal kırıklığı yaratabileceği gibi, bunu sorun etmeyenler için gayet eğlenceli bir kitap olmasına sağlıyor.  
   Hikaye 18. yüzyılda geçiyor. Felsefe öğretmeni Pangloss’tan, yaşadığı şatodan kovulana dek sadece iyilik felsefesini öğrenmiş, bunun dışında bir şey görmemiş olan Candide’in şatodan kovulduktan sonra başına gelen bin bir türlü kötülük karşısında iyilik felsefesine karşı şüpheleri oluşmaya başlar ve her yeni gittiği ülke de iyiliği bulacağını sanırken daha büyük kötülük ile karşılaşır. Bütün o gezdiği, kötülüklerle dolu ülkeler arasında huzuru sadece Eldorado ülkesinde bulur. Bu ülke bana Thomas More’un Ütopyasını anımsattı. Öyle bir ülke düşünün ki, herkes zengin, hiçbir şey para ile satılmıyor, para kavramı dahi yok…Adalet sarayı, parlamento veya ceza evi yok… Buraya vardığında Candide öylesine şaşırıyor ki,ülkeyi tanıtan bir yaşlı adama sorularından birisi de “peki siz neye inanırsınız, inançlı mısınız?” oluyor. Eldorado halkının inançlı olduğunu ama rahiplerinin olmadığını duyunca Candide’in tepkisi şu oluyor:
“Sizin ders veren, tartışan, yöneten, kavga eden ve kendi düşüncelerinde olmayan kimseleri yaktıran papazlarınız yok mu?”
Ancak sevgilisini bulmak isteyen Candide, bu güzel ülkede de barınamıyor. Tekrar düşüyor yollara. Duraklarından biri de Fransa. Voltaire kendi milletini de abartılı olmakla birlikte pek güzel eleştirmiş kitabında :
“Nüfusun yarısı deli olan eyaletler var; bazılarının halkı çok kurnaz, bazılarının ki oldukça saf, oldukça aptal; bazılarında zerafet sergileniyor; ama hepsinde birinci iş aşk, ikincisi dedikodu, üçüncüsü de gevezelik.
   Sevgilisini ararken daha bir çok ülke gezen Candide’in yolu sonunda Türkiye’ye, İstanbul’a düşüyor. Sevgilisi ile de burada buluşuyor. Artık her şeyin iyi olacağını düşünürken sevgilisinin huysuz, çirkin bir kadına dönüştüğünü fark ediyor. Ama yine de onunla evleniyor. Neden her şeyin kötü gittiğini anlayabilmek için Türk dervişlerini geziyor da bir cevap bulamıyor. Sonunda toprağını işleyip, ürününü satarak mutlu-mesut yaşayan, etliye sütlüye karışmayan bir adamla tanışınca nihai karar alınıyor:
“Fazla düşünmeden çalışalım; bu, hayatı dayanılır kılan tek çaredir.” Kendi evlerinde ve bahçelerinde çalışarak, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya dolaşarak aradıkları huzurun sahibi oluyorlar .
    Sonuç olarak, Candide kesinlikle okunması gereken bir kitap. Voltaire’in neden hapse düştüğünü, sürgün edildiğini ve neden aydınlanma yazarı, devrim yazarı olduğunu kısacık bir kitapta fazlasıyla anlıyorsunuz.  Ve baştaki sitemime dönecek olursak, keşke bu kitabı okullarımızda okunacak kitaplar listesine ekleseler…





7 Mart 2012 Çarşamba

Yeraltı Edebiyatı

   Hiç çok öfkelendiğiniz birinin yüzüne, suratını dağıtacak bir yumruk atmak yerine sakin sakin gülümsediğiniz oldu mu? Bu soruma evet demenizi umuyorum, ya da herkes adına ben diyebilirim çünkü çoğu zaman kavga etmek bir yana, ufak münakaşalar etmekten bile kaçan bir insanım. Ama bu kaçışım yine de yumruk atma isteğimi azaltmıyor. Bir türlü içimdeki ilkel ile anlaşamıyoruz bu konuda. Onu sakinliğe davet edemiyorum, ani dürtülerle rahatsız edip duruyor. Peki bunları niye mi anlatıyorum ? Tamamen edebiyat ile ilgili : Yeraltı Edebiyatı.. İçimizdeki ilkelin karanlık dünyası. Ve bunu anlatan, bu tarzın en tanınmış isimlerden biri: Chuck Palahniuk.

  Chuck Palahniuk adını ilk kez bu yıl duydum. Sanırım biraz klasikçiyim ve bu tarz kitaplardan çoğu zaman uzak durdum bu yüzden. Ama Chuck Palahniuk'un Ölüm Pornosu kitabının reklamı öyle güzel yapıldı ki - hem de devletimiz yaptı, yasaklama hamlesi ile- ben de İstanbul Kitap Fuarı'nda çocuk kitapları satarken yine merakıma yenilip çok satanlardan bir tane daha aldım . Aldığımdan bir hafta kadar sonra okuma fırsatı buldum Ölüm Pornosu'nu.  Kitap tamamen insan, insanın en basit hali, en ilkel hali, en çirkin hali. Erkeğin kendini ve akabinde kadını, kadınının bedenini, ruhunu nasıl mahvettiğinin pür hikayesi. Ve bence devletin kitabı yasaklama isteğinden biri de bu. Bu erkeksi yapılanması içinde kadını kendinin de aşağılıyor olması...

  Kitap hepimizden, bütün dile getiremediklerimizden, saklamak zorunda hissettiklerimizden bir parça taşıyor. Bunu da öyle bir yüzümüze vuruyor ki... Zamanında sevdiği adam tarafından tecavüze uğrayıp, hamile bırakılan ve sonra ailesi yüz üstü bırakınca Porno Kraliçe'si olan Cassie Wright'ın bir rekora imza atmak, kendini sigortalatarak çocuğuna yüklü bir servet bırakmak yani ölmek adına 600 adamı bir araya toplaması. Oraya gelen adamlardan birinin onu bu işe sürükleyen, hamile bırakan adam olması, diğerinin de Cassie Wright'ın o hamileliğinden doğan çocuk olduğunu iddia etmesi... Ama yine de onunla birlikte olmaya gelmesi. Bu trajedinin yanında cinsel dürtü ve arzulara dair, sizin, benim asla dile getiremeyeceğimiz şeyleri dile getirmiş yazar. Tabulaştırdıklarımızı, küfür saydıklarımızı da eklemiş. Kısacası bu kitabı okumak için yürek ve mideye ihtiyaç var. İçinizdeki ilkeli görmekten, kibar kalıbınızın çatlayacağından korkuyorsanız hiç bulaşmayın derim.Ölüm pornosu için diyeceklerim bunlardan ibaret. Şimdi sıra Dövüş Kulübü'nde:

   Her ne kadar Fransa'ya kitap getiremesem de gözlerimi yormak ve astigmatımı ilerletmek  pahasına e-kitap okuyorum. Tabi başucuna koyamıyorsunuz, onunla uyuyup uyanamıyorsunuz ama hiç yoktan iyidir. Sahip olduğum e-kitaplardan biri de Dövüş Kulübü.  Dövüş Kulübü filmini yarıda bırakmış, konuyu bile unutmuş biri olarak ve Chuck Palahniuk'un üslübunu biraz daha tanımak adına kitap tam zamanında önüme geldi. Dövüş Kulubü, bir insanın kontrolü de dahil olmak üzere, her şeyini kaybedişinin öyküsü.  Kitabın bana en anlamlı gelen ve kitabı özetleyen sözü ise; 

     Ancak her şeyini kaybettiğin zaman, canının istediğini yapmakta özgür olursun. 

   Film ise beklentilerimin altında kaldı. Kesinlikle Edward Norton'dan dolayı değil. Brad Pitt'in hala mimiklerini kullanabildiği o yıllarda, filmde bol bol yarı çıplak vücudunun gösterilmesi vs. , bende asıl konudan uzaklaşıldığı etkisi yarattı. Öte yandan belki içimizdeki öfkelinin yanı sıra sapığın da ortaya çıkmasını istediler, en azından erkeklere ilgi duyanların içindeki. Aklıma gerçekten başka seçenek gelmiyor. Ayrıca kitaptaki son ile filmdeki sonun farklı olması da can sıkıcı. Ben kitabı yeğliyorum çünkü filme oranla olay akışı çok daha mantıklı ve güzel. Gerçekten güzel. 

  Sonuç olarak iki kitap da bana neyi mi kanıtladı? Hepimiz hayatlarımızın esiriyiz, kalıplarımıza sıkışmış kalmış durumdayız. Chuck Palahniuk'sa kendininkinden yazdıkları ile arınırken bize de "En azından okurken arının, içinizdeki ilkeli bırakın dövüşsün, bırakın sevişsin. Kitap bittiğinde yine sıkıcı, bilgisayar başındaki, boktan işinize dönebilirsiniz" diyor. Kısa süreli bir çıkış sunuyor.

  Aynada bir yüz beliriyor: Binlerce farklı insanın küçücük parçalarından bir araya getirilmiş, darmadağın, çirkin bir yüz. O yüzde benim olduğu kadar, sizin de parçanız var. İşte eğer ki o parçanızı kabullenmeye hazırsanız: bu kitapları edinin derim !

17 Şubat 2012 Cuma

Genç Werther'in Acıları

   Yola çıkmak, yolda olmak fikri, üstüne bir de yalnız yola çıkıldı mı çok çekilmez geliyor bana...Sırf yalnız kalmamak adına Fransa'ya giderken yanımda kitaplarımdan götürmek istedim. Ama maalesef ki o kocaman valizlerime sadece bir kitap sığdırabildim: Genç Werther'in Acıları. Kitap sadece 126 sayfa olması, diğerlerine oranla daha kolay sığdırılabilmesi yönüyle tercih sebebim oldu o an için. Yoksa Kafka'nın Amerika'sını da almaya çalıştım ama o kalınlığı ile sığmadı...
   4 saatlik uzun yolculuğumda bacaklarımı bir türlü o daracık koltuk arasına sığdıramadığım için uyuyamamam sebebi ile geriye tek seçeneğim kitap okumak kaldı. Evinden ayrılan ben, Werther'in de memleketinden ayrılmasının hikayesine kendim ile eş zamanlı başladım. Ama tabi Werther'in acılarının sebebi bu değildi.
   Bu kitabı hep merak etmiştim. Dünyada büyük popülerlik kazanan, Goethe'yi bir gecede ünlü yapan ve sürü psikolojisi ile gençleri ardı ardına intihara sürükleyen veya Werthervari giyinmelerine neden olan, adeta 18. yüzyılda medyanın dünyaya daha hakim olamadığı zamanda, dünyayı peşinden sürükleyen bu kitabı tanımak istiyordum. Hatta öyle ki bu kitap Napolyon'u bile etkisi altına almıştı, Napolyon kitabı yanından ayırmaz olmuştu. Bundan dolayı benim kitaba sorduğum soru ise şu oldu: Nedir seni bu kadar özel kılan ? 
   Dediğim gibi bu soruyla yola çıktım ancak kitabın birinci bölümünde Werther'in mektuplarında kendi düşünce yapısına ve beklentilerine dair öyle şeyler yazmıştı ki Werther'in fikriyatında kendimi buldum sanki. Dolayısıyla altını çizdiğim bu fikirlerden birkaçını yazmadan geçemeyeceğim:

"...Başaracağım, sevgili dostum, sana söz veriyorum, kendimi düzelteceğim, her zaman yaptığım gibi yazgımızın karşımıza çıkardığı ufak tefek sıkıntıları artık tekrarlayıp durmayacağım; içinde bulunduğum anın tadını çıkaracağım, geçmiş benim için geçmişte kalacak..."

"...Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu..."

   Sorumun cevabı bana öyle geliyor ki, ikinci tümcede gizli. Belki de kitabın Goethe'yi bir gece de bu kadar ünlü yapmasının sebebi, insanın iç dünyasına yönelmesi ve bunu yaparken -benim şu an anlayamadığım- ama o zamanın gençlerinin anladığı, aşkın verdiği acıyı ve o acı uğruna yapılabilecekleri ilk defa bu kadar net tasvir etmesindedir. Bu kadar belirsiz konuştuğuma bakmayın, gerçekten de öyle. Hatta Goethe'nin intiharla sonuçlanan bu romanı, böyle kötü ama belki de reel bir sonla bittiği için çok eleştirilmiş. Kitaba alternatif sonlar yazanlar bile olmuş. Ancak Goethe kitabını tüm bu eleştirilere rağmen değiştirmemiş. Kitabın yayınlanmasının ve değiştirilmemesinin akabinde gelişen intihar vakaları ve bütün gençlerin Werther'inki gibi mavi frak ve sarı çizmeler ile sokaklarda dolaşır olması Goethe'yi zamanın en büyük tartışma konusu haline getirmiştir.
   Birazcık da kitabın konusuna bakacak olursak; kitabımızın baş kahramanı Werther büyük şehrin kaosundan sıkılıp, ufak bir kasabaya yerleşen aydın, genç bir ressam . Geldiği ilk günlerde huzuru doğada bulduğunu düşünerek uzun doğa yürüyüşlerine çıkan Werther sonrasında Lotte adındaki nişanlı bir soylu kızına aşık olur ve ne kadar istese dahi kasabadan ayrılamaz ve Lotte'yi de bırakamaz bu aşkın sonunu bilmesine rağmen. Biz kitabı Werther'in kendi ağzından arkadaşı Wilhelm'e yazdığı mektuplar üzerinden okuyoruz. Bu mektupları kitabımızın yazarı Goethe kitabın başında büyük bir özveri sonucu derleyebildiğinden bahsediyor. Ama sonuç olarak olayları baş kahramandan günü gününe dinlemek oldukça keyifli. Beni asıl düşündüren şu oldu Goethe'nin  benzer bir acısı mı var ki böyle hüzünlü bir aşk romanı yazmış? Gerçekten de kitabı arattığınızda karşınıza çıkan ilk verilerden biri de bu sorunun cevabı oluyor. Roman, Goethe'nin Alman Yüksek Mahkemesi'nde asistan olduğu dönemde nişanlı bir kadına, Charlotte'a olan umutsuz aşkından yola çıkarak yazdığı bir kitap ve kitabın sonundaki intihar vakasına ise arkadaşı Wilhelm Jerusalem'in evli bir kadına aşık olup intihar edişi esin kaynağı olmuş. O zaman baştan beri mektuplar gönderilen Wilhelm hayali bir kahraman mı yoksa ? Öyle olduğunu söyleyenler olsa dahi, ben buna dair bir iz bulamadım.
   Sonuç olarak, 1774'te yazılan bu kitap birincisi Goethe'nin gençlik yıllarının anılarını ve coşku dönemini yansıtması, ikincisi dönemi içinde adeta bir marka olması ve insanların Werther'i gerçek dünyaya taşımaları,kendilerinde canlandırmaları , üçüncü olarak da Goethe'yi merak edenler için iyi bir başlangıç kitabı olması yönünden önemli. Bir gece, 2 saatin ayrılması ile Goethe ile tanışma sağlanabilir. Klasiklere ilgi duyanlara duyurulur...     



7 Ocak 2012 Cumartesi

Puslu Kıtalar Atlası


  
 Maalesef ki "bestseller" diye tabir edilen çok satanlar köşesindeki kitaplara karşı bir soğukluk var içimde. Sanki bir yarış varmış kitaplar arasında da, ipi bestseller’lar göğüslemiş. Diğerleri öksüz kalmış gibi boyun bükmüş, tozlanmışlar köşelerinde. Dolayısıyla ben de çok satanlar köşesine baksam dahi, oradan kitap almamaya çalışırım. Ancak bu sefer başaramadım. Daha doğrusu, arkadaşımdan ödünç aldığım kitap bu aralar çok moda olmasına rağmen, ben de okudum. Evet, şu an suçluluk duyuyorum, hem kendi kurallarıma hem de kitaplarıma ihanet etmişim gibi hissediyorum.
   Anlatacağım kitap, yani Puslu Kıtalar Atlası, çok revaçta olmasına karşın benim okumakta çok geç kaldığım bir kitap. İlk baskısını 1995'te yapmış ve yıllar içinde 43. baskısına ulaşmış. Ben de bu son baskısını okudum. Kitap yıllar içinde popülerliğini artırmış ve şu anda kitabın da, kitabın yazarının da büyük bir hayran kitlesi var. Yazarı, İhsan Oktay Anar. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi. Dolayısıyla kitabın içinde gördüğümüz felsefi öğeler yazarın uzmanlık alanını bildikten sonra fazlasıyla anlam kazanıyor. Ancak bunun yanında kitaptaki tarihi öğeler ve kitabın başarılı dili yazarın tarihe ve edebiyata da gönül verdiğinin kanıtı. Bunun bir diğer kanıtı da yazarın hayat hikayesinde gizli: İhsan Bey öylesine bir kitap severmiş ki, kitap okumak adına lisede okuldan şehir kütüphanesine kaçarmış ve sonunda devamsızlıkları yüzünden okuldan atılmış. Ardından akşam lisesine devam etmiş ve ÖSS’yi kazandığında daha çok okuma alanı ve zamanı sağlayacağı için felsefe bölümünü tercih etmiş.
Kitap hakkında yazmadan önce bir çok yoruma baktım ve söylemeliyim ki; hepsi de çok iyi yorumlardı. Ancak ben kitabı her ne kadar bir gecede bitirsem de, bu muhteşemliği yakalayamadım başkaları gibi. Herkesten farklı düşünmek bu noktada can sıkıcı. İnsan kendini sorguluyor ister istemez, bende mi bir sorun var diye?Belki de,  bilemiyorum. Evet ben de beğendim kitabı ancak, ben kitabı okurken aklıma hep Binbirgece Masalları geldi. Kitaptaki olağanüstülükler, anlatıdaki o masalsı ve büyülü dil bana Binbirgece Masallarını anımsattı. Belki bu benzerliği yakalamamın sebebi, ikisinin de doğunun o mistik havasını yansıtmasıdır. Bu konuda daha derin bir şeyler söyleyebilmek ancak birkaç yıl önce okuduğum Binbirgece Seçkisini ve Puslu Kıtalar Atlası’nı tekrarlarsam mümkün olabilir…
Kitabın masalsılığı bende öykünme hissi uyandırsa dahi; kitabın çok yönlülüğü açısından takdir etmemek imkansız. Puslu Kıtalar Atlası bünyesinde edebiyat,tarih, coğrafya ve felsefeyi bir araya getiriyor. Kitap sizi apayrı bir dünyaya götürürken, o dünyaya felsefe ile tutunmanızı sağlıyor. Nasıl mı ? Uzun İhsan Efendi (kitabın ana karakteri) düşünen bir adamı düşünür.Ardından gelen düşünceler silsilesi ise şöyledir: Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor...O gerçek ,ben ise bir düş oluyorum. Rendekâr’ın ( hani şu bildiğimiz René Descartes) “düşünüyorum öyleyse varım” sözü böylece “düşlüyorum öyleyse varım” formunu alır. Tam bu noktada okurken ve bir yandan o dünyayı düşlerken biz de hikayeye dahil oluruz. Başka bir gerçeklikte buluruz kendimizi, başka bir formla, kimse bizi görmez iken Uzun İhsan Efendi ile İstanbul’un en belalı sokaklarında dolaşırız, onun kör olmasına rağmen her şeyi görmesini sağlayan,etrafındakileri ona fısıldayan bizizdir belki de. Bünyamin’e mezardan nasıl çıkacağını anlatan ses oluruz bir ara. Yazarın anlatımındaki tüm çaba bunun içindir belki de, okuru apayrı bir dünyada yeniden var etmek, ya da okurun kendini var etmesini sağlamak…
Kitabın konusuna çok değinemediğimin farkındayım. Bunu pek becerebileceğimi de sanmıyorum. Bunun yerine kitabın Fransızca baskısının arka kapak yazısını yayınlamak ile yetiniyorum :  17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düş gücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir…”
Velhasıl-ı kelam sizi mutlu edecek bir kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Ben de onunla güzel zaman geçirdiğimi söyleyebilirim. Ancak okuduğum bir çok iyi yoruma karşın, herkesin dediği gibi bir baş yapıt diyemiyorum. Bunun nedenini yeterince iyi anlatamamış olabilirim, hatta kendim bile bunun nedenini yeterince bilemiyor olabilirim. Bitirirken tek diyebileceğim Allah’tan ki zevkler ve renkler tartışılmıyor.
                                                                      

        Bir sonraki kitapta anlatmak ve okunmak üzere…