19 Mart 2012 Pazartesi

Voltaire & Candide


   Ortaokul yıllarımızdan itibaren Voltaire’in adını çok duyduk. Deyim yerindeyse Voltaire’i dilimize pelesenk ettiler, aydınlanma ve Fransız devriminin düşünce önderlerindendir diye. Bizlere yıllarca bunu öğretip durdular da ,ne dedi, ne düşündü insanları nasıl aydınlattı, bunları hiç mi hiç öğretme gereği hissetmediler. Sanırım Voltaire gibi olmamızdan doğruları insanların yüzlerine acımasızca haykırmamızdan korktular…
   Lise yıllarına geldiğimizde ise felsefe derslerinde Leibniz’in adını öğrendik, biraz daha meraklı olanlar az buçuk fikriyatını öğrendi ama yine kimse çıkıp da bize Voltaire’de Leibniz’in bu düşüncelerini hicvetmek için Candide’i yazdı demedi. Keşke biri bana o zaman bunları anlatsaydı o zaman belki de ben bunca yılımı ne olacağım, neyi seviyorum soruları ile heba etmez daha erken çizerdim yolumu, daha erken edebiyat ve yazı ile bir araya gelirdim… Bu duruma sağlık olsun demek inanın hiç içimden gelmiyor, okul yıllarımdaki  açığı kapatma fikri aklımı kurcalayıp duruyor…
   Yazının amacı her ne kadar girişte eğitim-öğretim sistemimize sitem de etsem Voltaire ve muhteşem eseri Candide’i tanıtmak. Voltaire kimdir sorusunun cevabını Vikipedi ve benzeri kaynaklarda bir sürü tarihler ile dolu hayat hikayesinden okumak güzel bir tercih olabilir, ama benim tek cümlelik özet bir yanıtım var bu soruya : Voltaire 1600'lü yılların sonlarına doğru doğmuş, çevresindeki insanların onu "Bu cılız ve hastalıklı bedene bu akıl !" tarzı şaşırma cümleleri ile tanımladığı, babası Voltaire'in hep hukukçu olmasını isterken, edebiyatçı olup çıkan, sivri dili ve dürüst cümleleri ile 9 köyden kovulan aydınlanma yazarıdır.  Bu hayat  hikayesinde beni en çok cezbeden kısım, Bastille’de hapis yatmasına, İngiltere’ye sürgün edilmesine, Almanya’dan kovulmasına, İsviçre’ye yerleşmesine ve artık hayatının son demlerindeyken tekrar Fransa’ya çağrılmasına rağmen düşüncelerini törpülemeyi hiç düşünmemesidir, birilerine yaranmak adına lafını esirgeme yanlışına düşmemesidir. Bu özgür düşünceli, sivri dilli adam bana tutuklanan gazetecilerimizi hatırlatıyor. Voltaire’in düşünceleri, yazdıkları dönem insanının onurunu zedelerken, bugünkü düşünce suçları onurdan ziyade çıkarları zedeliyor ve bu yüzden gazeteciler hapse atılıyor. Dünyanın herhangi bir noktasından diğerine 5 saniyede canlı bağlanabilirken, sürgüne göndermenin bir faydası yok eski zamanlardaki gibi. Dolayısıyla düşünceleri susturmanın tek yolu düşüneni hapsetmek.. Sanki Voltaire’in çağı, 18. yüzyıl, bu açıdan daha insaflı…
   Voltaire bir yandan yanlış giden şeyleri, örneğin yönetim sistemini, din adamlarını, hatta kralın metresini bile eleştirirken, diğer yandan döneminin önemli düşünürlerini de eleştirmekten geri kalmamıştır. Bu eleştiriden de en büyük nasibi başta da bahsettiğim üzere Leibniz ve oluşturduğu felsefe almıştır. Leibniz,  Voltaire ile aynı dönemde yaşamış hem büyük bir matematikçi hem de filozof. Leibniz’in felsefesi, içinde yaşadığımız dünyanın, dünyaların en düzenlisi ve en mükemmeli olduğunu savunur.  Voltaire ise bu düşünceyi yerle bir etmek amacıyla Candide’i yazmıştır.
   Candide okuduğum en ilginç kitaplardan bir tanesi ve büyük bir yer edindi aklımda. Çünkü dili o kadar basit ve belki bayağı, hikayesi ise gülünç, abartılı . Bu basitliğin altındaki fikriyat ise yoğun. Ve kitabı bu kurtarıyor hatta sürükleyici yapıyor.  Bunun yanında Candide’in ülkeden ülkeye gezmesi değişik bölümlerde anlatılmış. Aralarda kopukluklar da var. Ancak bu kopukluklar düşünce yapısındaki bütünlük ve doluluk ile örtülmüştür. Ayrıca tiyatro oyunları da yazan Voltaire’in romanında da benzer bir dil, tragedyada olduğu gibi abartılı olaylar, abartılı dil kullanması, aslında romanda inandırıcılık öğesini ön planda tutanlar için bir hayal kırıklığı yaratabileceği gibi, bunu sorun etmeyenler için gayet eğlenceli bir kitap olmasına sağlıyor.  
   Hikaye 18. yüzyılda geçiyor. Felsefe öğretmeni Pangloss’tan, yaşadığı şatodan kovulana dek sadece iyilik felsefesini öğrenmiş, bunun dışında bir şey görmemiş olan Candide’in şatodan kovulduktan sonra başına gelen bin bir türlü kötülük karşısında iyilik felsefesine karşı şüpheleri oluşmaya başlar ve her yeni gittiği ülke de iyiliği bulacağını sanırken daha büyük kötülük ile karşılaşır. Bütün o gezdiği, kötülüklerle dolu ülkeler arasında huzuru sadece Eldorado ülkesinde bulur. Bu ülke bana Thomas More’un Ütopyasını anımsattı. Öyle bir ülke düşünün ki, herkes zengin, hiçbir şey para ile satılmıyor, para kavramı dahi yok…Adalet sarayı, parlamento veya ceza evi yok… Buraya vardığında Candide öylesine şaşırıyor ki,ülkeyi tanıtan bir yaşlı adama sorularından birisi de “peki siz neye inanırsınız, inançlı mısınız?” oluyor. Eldorado halkının inançlı olduğunu ama rahiplerinin olmadığını duyunca Candide’in tepkisi şu oluyor:
“Sizin ders veren, tartışan, yöneten, kavga eden ve kendi düşüncelerinde olmayan kimseleri yaktıran papazlarınız yok mu?”
Ancak sevgilisini bulmak isteyen Candide, bu güzel ülkede de barınamıyor. Tekrar düşüyor yollara. Duraklarından biri de Fransa. Voltaire kendi milletini de abartılı olmakla birlikte pek güzel eleştirmiş kitabında :
“Nüfusun yarısı deli olan eyaletler var; bazılarının halkı çok kurnaz, bazılarının ki oldukça saf, oldukça aptal; bazılarında zerafet sergileniyor; ama hepsinde birinci iş aşk, ikincisi dedikodu, üçüncüsü de gevezelik.
   Sevgilisini ararken daha bir çok ülke gezen Candide’in yolu sonunda Türkiye’ye, İstanbul’a düşüyor. Sevgilisi ile de burada buluşuyor. Artık her şeyin iyi olacağını düşünürken sevgilisinin huysuz, çirkin bir kadına dönüştüğünü fark ediyor. Ama yine de onunla evleniyor. Neden her şeyin kötü gittiğini anlayabilmek için Türk dervişlerini geziyor da bir cevap bulamıyor. Sonunda toprağını işleyip, ürününü satarak mutlu-mesut yaşayan, etliye sütlüye karışmayan bir adamla tanışınca nihai karar alınıyor:
“Fazla düşünmeden çalışalım; bu, hayatı dayanılır kılan tek çaredir.” Kendi evlerinde ve bahçelerinde çalışarak, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya dolaşarak aradıkları huzurun sahibi oluyorlar .
    Sonuç olarak, Candide kesinlikle okunması gereken bir kitap. Voltaire’in neden hapse düştüğünü, sürgün edildiğini ve neden aydınlanma yazarı, devrim yazarı olduğunu kısacık bir kitapta fazlasıyla anlıyorsunuz.  Ve baştaki sitemime dönecek olursak, keşke bu kitabı okullarımızda okunacak kitaplar listesine ekleseler…





7 Mart 2012 Çarşamba

Yeraltı Edebiyatı

   Hiç çok öfkelendiğiniz birinin yüzüne, suratını dağıtacak bir yumruk atmak yerine sakin sakin gülümsediğiniz oldu mu? Bu soruma evet demenizi umuyorum, ya da herkes adına ben diyebilirim çünkü çoğu zaman kavga etmek bir yana, ufak münakaşalar etmekten bile kaçan bir insanım. Ama bu kaçışım yine de yumruk atma isteğimi azaltmıyor. Bir türlü içimdeki ilkel ile anlaşamıyoruz bu konuda. Onu sakinliğe davet edemiyorum, ani dürtülerle rahatsız edip duruyor. Peki bunları niye mi anlatıyorum ? Tamamen edebiyat ile ilgili : Yeraltı Edebiyatı.. İçimizdeki ilkelin karanlık dünyası. Ve bunu anlatan, bu tarzın en tanınmış isimlerden biri: Chuck Palahniuk.

  Chuck Palahniuk adını ilk kez bu yıl duydum. Sanırım biraz klasikçiyim ve bu tarz kitaplardan çoğu zaman uzak durdum bu yüzden. Ama Chuck Palahniuk'un Ölüm Pornosu kitabının reklamı öyle güzel yapıldı ki - hem de devletimiz yaptı, yasaklama hamlesi ile- ben de İstanbul Kitap Fuarı'nda çocuk kitapları satarken yine merakıma yenilip çok satanlardan bir tane daha aldım . Aldığımdan bir hafta kadar sonra okuma fırsatı buldum Ölüm Pornosu'nu.  Kitap tamamen insan, insanın en basit hali, en ilkel hali, en çirkin hali. Erkeğin kendini ve akabinde kadını, kadınının bedenini, ruhunu nasıl mahvettiğinin pür hikayesi. Ve bence devletin kitabı yasaklama isteğinden biri de bu. Bu erkeksi yapılanması içinde kadını kendinin de aşağılıyor olması...

  Kitap hepimizden, bütün dile getiremediklerimizden, saklamak zorunda hissettiklerimizden bir parça taşıyor. Bunu da öyle bir yüzümüze vuruyor ki... Zamanında sevdiği adam tarafından tecavüze uğrayıp, hamile bırakılan ve sonra ailesi yüz üstü bırakınca Porno Kraliçe'si olan Cassie Wright'ın bir rekora imza atmak, kendini sigortalatarak çocuğuna yüklü bir servet bırakmak yani ölmek adına 600 adamı bir araya toplaması. Oraya gelen adamlardan birinin onu bu işe sürükleyen, hamile bırakan adam olması, diğerinin de Cassie Wright'ın o hamileliğinden doğan çocuk olduğunu iddia etmesi... Ama yine de onunla birlikte olmaya gelmesi. Bu trajedinin yanında cinsel dürtü ve arzulara dair, sizin, benim asla dile getiremeyeceğimiz şeyleri dile getirmiş yazar. Tabulaştırdıklarımızı, küfür saydıklarımızı da eklemiş. Kısacası bu kitabı okumak için yürek ve mideye ihtiyaç var. İçinizdeki ilkeli görmekten, kibar kalıbınızın çatlayacağından korkuyorsanız hiç bulaşmayın derim.Ölüm pornosu için diyeceklerim bunlardan ibaret. Şimdi sıra Dövüş Kulübü'nde:

   Her ne kadar Fransa'ya kitap getiremesem de gözlerimi yormak ve astigmatımı ilerletmek  pahasına e-kitap okuyorum. Tabi başucuna koyamıyorsunuz, onunla uyuyup uyanamıyorsunuz ama hiç yoktan iyidir. Sahip olduğum e-kitaplardan biri de Dövüş Kulübü.  Dövüş Kulübü filmini yarıda bırakmış, konuyu bile unutmuş biri olarak ve Chuck Palahniuk'un üslübunu biraz daha tanımak adına kitap tam zamanında önüme geldi. Dövüş Kulubü, bir insanın kontrolü de dahil olmak üzere, her şeyini kaybedişinin öyküsü.  Kitabın bana en anlamlı gelen ve kitabı özetleyen sözü ise; 

     Ancak her şeyini kaybettiğin zaman, canının istediğini yapmakta özgür olursun. 

   Film ise beklentilerimin altında kaldı. Kesinlikle Edward Norton'dan dolayı değil. Brad Pitt'in hala mimiklerini kullanabildiği o yıllarda, filmde bol bol yarı çıplak vücudunun gösterilmesi vs. , bende asıl konudan uzaklaşıldığı etkisi yarattı. Öte yandan belki içimizdeki öfkelinin yanı sıra sapığın da ortaya çıkmasını istediler, en azından erkeklere ilgi duyanların içindeki. Aklıma gerçekten başka seçenek gelmiyor. Ayrıca kitaptaki son ile filmdeki sonun farklı olması da can sıkıcı. Ben kitabı yeğliyorum çünkü filme oranla olay akışı çok daha mantıklı ve güzel. Gerçekten güzel. 

  Sonuç olarak iki kitap da bana neyi mi kanıtladı? Hepimiz hayatlarımızın esiriyiz, kalıplarımıza sıkışmış kalmış durumdayız. Chuck Palahniuk'sa kendininkinden yazdıkları ile arınırken bize de "En azından okurken arının, içinizdeki ilkeli bırakın dövüşsün, bırakın sevişsin. Kitap bittiğinde yine sıkıcı, bilgisayar başındaki, boktan işinize dönebilirsiniz" diyor. Kısa süreli bir çıkış sunuyor.

  Aynada bir yüz beliriyor: Binlerce farklı insanın küçücük parçalarından bir araya getirilmiş, darmadağın, çirkin bir yüz. O yüzde benim olduğu kadar, sizin de parçanız var. İşte eğer ki o parçanızı kabullenmeye hazırsanız: bu kitapları edinin derim !

17 Şubat 2012 Cuma

Genç Werther'in Acıları

   Yola çıkmak, yolda olmak fikri, üstüne bir de yalnız yola çıkıldı mı çok çekilmez geliyor bana...Sırf yalnız kalmamak adına Fransa'ya giderken yanımda kitaplarımdan götürmek istedim. Ama maalesef ki o kocaman valizlerime sadece bir kitap sığdırabildim: Genç Werther'in Acıları. Kitap sadece 126 sayfa olması, diğerlerine oranla daha kolay sığdırılabilmesi yönüyle tercih sebebim oldu o an için. Yoksa Kafka'nın Amerika'sını da almaya çalıştım ama o kalınlığı ile sığmadı...
   4 saatlik uzun yolculuğumda bacaklarımı bir türlü o daracık koltuk arasına sığdıramadığım için uyuyamamam sebebi ile geriye tek seçeneğim kitap okumak kaldı. Evinden ayrılan ben, Werther'in de memleketinden ayrılmasının hikayesine kendim ile eş zamanlı başladım. Ama tabi Werther'in acılarının sebebi bu değildi.
   Bu kitabı hep merak etmiştim. Dünyada büyük popülerlik kazanan, Goethe'yi bir gecede ünlü yapan ve sürü psikolojisi ile gençleri ardı ardına intihara sürükleyen veya Werthervari giyinmelerine neden olan, adeta 18. yüzyılda medyanın dünyaya daha hakim olamadığı zamanda, dünyayı peşinden sürükleyen bu kitabı tanımak istiyordum. Hatta öyle ki bu kitap Napolyon'u bile etkisi altına almıştı, Napolyon kitabı yanından ayırmaz olmuştu. Bundan dolayı benim kitaba sorduğum soru ise şu oldu: Nedir seni bu kadar özel kılan ? 
   Dediğim gibi bu soruyla yola çıktım ancak kitabın birinci bölümünde Werther'in mektuplarında kendi düşünce yapısına ve beklentilerine dair öyle şeyler yazmıştı ki Werther'in fikriyatında kendimi buldum sanki. Dolayısıyla altını çizdiğim bu fikirlerden birkaçını yazmadan geçemeyeceğim:

"...Başaracağım, sevgili dostum, sana söz veriyorum, kendimi düzelteceğim, her zaman yaptığım gibi yazgımızın karşımıza çıkardığı ufak tefek sıkıntıları artık tekrarlayıp durmayacağım; içinde bulunduğum anın tadını çıkaracağım, geçmiş benim için geçmişte kalacak..."

"...Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu..."

   Sorumun cevabı bana öyle geliyor ki, ikinci tümcede gizli. Belki de kitabın Goethe'yi bir gece de bu kadar ünlü yapmasının sebebi, insanın iç dünyasına yönelmesi ve bunu yaparken -benim şu an anlayamadığım- ama o zamanın gençlerinin anladığı, aşkın verdiği acıyı ve o acı uğruna yapılabilecekleri ilk defa bu kadar net tasvir etmesindedir. Bu kadar belirsiz konuştuğuma bakmayın, gerçekten de öyle. Hatta Goethe'nin intiharla sonuçlanan bu romanı, böyle kötü ama belki de reel bir sonla bittiği için çok eleştirilmiş. Kitaba alternatif sonlar yazanlar bile olmuş. Ancak Goethe kitabını tüm bu eleştirilere rağmen değiştirmemiş. Kitabın yayınlanmasının ve değiştirilmemesinin akabinde gelişen intihar vakaları ve bütün gençlerin Werther'inki gibi mavi frak ve sarı çizmeler ile sokaklarda dolaşır olması Goethe'yi zamanın en büyük tartışma konusu haline getirmiştir.
   Birazcık da kitabın konusuna bakacak olursak; kitabımızın baş kahramanı Werther büyük şehrin kaosundan sıkılıp, ufak bir kasabaya yerleşen aydın, genç bir ressam . Geldiği ilk günlerde huzuru doğada bulduğunu düşünerek uzun doğa yürüyüşlerine çıkan Werther sonrasında Lotte adındaki nişanlı bir soylu kızına aşık olur ve ne kadar istese dahi kasabadan ayrılamaz ve Lotte'yi de bırakamaz bu aşkın sonunu bilmesine rağmen. Biz kitabı Werther'in kendi ağzından arkadaşı Wilhelm'e yazdığı mektuplar üzerinden okuyoruz. Bu mektupları kitabımızın yazarı Goethe kitabın başında büyük bir özveri sonucu derleyebildiğinden bahsediyor. Ama sonuç olarak olayları baş kahramandan günü gününe dinlemek oldukça keyifli. Beni asıl düşündüren şu oldu Goethe'nin  benzer bir acısı mı var ki böyle hüzünlü bir aşk romanı yazmış? Gerçekten de kitabı arattığınızda karşınıza çıkan ilk verilerden biri de bu sorunun cevabı oluyor. Roman, Goethe'nin Alman Yüksek Mahkemesi'nde asistan olduğu dönemde nişanlı bir kadına, Charlotte'a olan umutsuz aşkından yola çıkarak yazdığı bir kitap ve kitabın sonundaki intihar vakasına ise arkadaşı Wilhelm Jerusalem'in evli bir kadına aşık olup intihar edişi esin kaynağı olmuş. O zaman baştan beri mektuplar gönderilen Wilhelm hayali bir kahraman mı yoksa ? Öyle olduğunu söyleyenler olsa dahi, ben buna dair bir iz bulamadım.
   Sonuç olarak, 1774'te yazılan bu kitap birincisi Goethe'nin gençlik yıllarının anılarını ve coşku dönemini yansıtması, ikincisi dönemi içinde adeta bir marka olması ve insanların Werther'i gerçek dünyaya taşımaları,kendilerinde canlandırmaları , üçüncü olarak da Goethe'yi merak edenler için iyi bir başlangıç kitabı olması yönünden önemli. Bir gece, 2 saatin ayrılması ile Goethe ile tanışma sağlanabilir. Klasiklere ilgi duyanlara duyurulur...     



7 Ocak 2012 Cumartesi

Puslu Kıtalar Atlası


  
 Maalesef ki "bestseller" diye tabir edilen çok satanlar köşesindeki kitaplara karşı bir soğukluk var içimde. Sanki bir yarış varmış kitaplar arasında da, ipi bestseller’lar göğüslemiş. Diğerleri öksüz kalmış gibi boyun bükmüş, tozlanmışlar köşelerinde. Dolayısıyla ben de çok satanlar köşesine baksam dahi, oradan kitap almamaya çalışırım. Ancak bu sefer başaramadım. Daha doğrusu, arkadaşımdan ödünç aldığım kitap bu aralar çok moda olmasına rağmen, ben de okudum. Evet, şu an suçluluk duyuyorum, hem kendi kurallarıma hem de kitaplarıma ihanet etmişim gibi hissediyorum.
   Anlatacağım kitap, yani Puslu Kıtalar Atlası, çok revaçta olmasına karşın benim okumakta çok geç kaldığım bir kitap. İlk baskısını 1995'te yapmış ve yıllar içinde 43. baskısına ulaşmış. Ben de bu son baskısını okudum. Kitap yıllar içinde popülerliğini artırmış ve şu anda kitabın da, kitabın yazarının da büyük bir hayran kitlesi var. Yazarı, İhsan Oktay Anar. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesi. Dolayısıyla kitabın içinde gördüğümüz felsefi öğeler yazarın uzmanlık alanını bildikten sonra fazlasıyla anlam kazanıyor. Ancak bunun yanında kitaptaki tarihi öğeler ve kitabın başarılı dili yazarın tarihe ve edebiyata da gönül verdiğinin kanıtı. Bunun bir diğer kanıtı da yazarın hayat hikayesinde gizli: İhsan Bey öylesine bir kitap severmiş ki, kitap okumak adına lisede okuldan şehir kütüphanesine kaçarmış ve sonunda devamsızlıkları yüzünden okuldan atılmış. Ardından akşam lisesine devam etmiş ve ÖSS’yi kazandığında daha çok okuma alanı ve zamanı sağlayacağı için felsefe bölümünü tercih etmiş.
Kitap hakkında yazmadan önce bir çok yoruma baktım ve söylemeliyim ki; hepsi de çok iyi yorumlardı. Ancak ben kitabı her ne kadar bir gecede bitirsem de, bu muhteşemliği yakalayamadım başkaları gibi. Herkesten farklı düşünmek bu noktada can sıkıcı. İnsan kendini sorguluyor ister istemez, bende mi bir sorun var diye?Belki de,  bilemiyorum. Evet ben de beğendim kitabı ancak, ben kitabı okurken aklıma hep Binbirgece Masalları geldi. Kitaptaki olağanüstülükler, anlatıdaki o masalsı ve büyülü dil bana Binbirgece Masallarını anımsattı. Belki bu benzerliği yakalamamın sebebi, ikisinin de doğunun o mistik havasını yansıtmasıdır. Bu konuda daha derin bir şeyler söyleyebilmek ancak birkaç yıl önce okuduğum Binbirgece Seçkisini ve Puslu Kıtalar Atlası’nı tekrarlarsam mümkün olabilir…
Kitabın masalsılığı bende öykünme hissi uyandırsa dahi; kitabın çok yönlülüğü açısından takdir etmemek imkansız. Puslu Kıtalar Atlası bünyesinde edebiyat,tarih, coğrafya ve felsefeyi bir araya getiriyor. Kitap sizi apayrı bir dünyaya götürürken, o dünyaya felsefe ile tutunmanızı sağlıyor. Nasıl mı ? Uzun İhsan Efendi (kitabın ana karakteri) düşünen bir adamı düşünür.Ardından gelen düşünceler silsilesi ise şöyledir: Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor...O gerçek ,ben ise bir düş oluyorum. Rendekâr’ın ( hani şu bildiğimiz René Descartes) “düşünüyorum öyleyse varım” sözü böylece “düşlüyorum öyleyse varım” formunu alır. Tam bu noktada okurken ve bir yandan o dünyayı düşlerken biz de hikayeye dahil oluruz. Başka bir gerçeklikte buluruz kendimizi, başka bir formla, kimse bizi görmez iken Uzun İhsan Efendi ile İstanbul’un en belalı sokaklarında dolaşırız, onun kör olmasına rağmen her şeyi görmesini sağlayan,etrafındakileri ona fısıldayan bizizdir belki de. Bünyamin’e mezardan nasıl çıkacağını anlatan ses oluruz bir ara. Yazarın anlatımındaki tüm çaba bunun içindir belki de, okuru apayrı bir dünyada yeniden var etmek, ya da okurun kendini var etmesini sağlamak…
Kitabın konusuna çok değinemediğimin farkındayım. Bunu pek becerebileceğimi de sanmıyorum. Bunun yerine kitabın Fransızca baskısının arka kapak yazısını yayınlamak ile yetiniyorum :  “17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düş gücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir…”
Velhasıl-ı kelam sizi mutlu edecek bir kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Ben de onunla güzel zaman geçirdiğimi söyleyebilirim. Ancak okuduğum bir çok iyi yoruma karşın, herkesin dediği gibi bir baş yapıt diyemiyorum. Bunun nedenini yeterince iyi anlatamamış olabilirim, hatta kendim bile bunun nedenini yeterince bilemiyor olabilirim. Bitirirken tek diyebileceğim Allah’tan ki zevkler ve renkler tartışılmıyor.
                                                                      

        Bir sonraki kitapta anlatmak ve okunmak üzere…     

18 Aralık 2011 Pazar

Tutunamayanlar...

Murat'a ithafen...


   Hayatımda hiçbir kitabı yarım bırakmadım ben. Kitaba olan saygımdan dolayı her zaman kitabı değil kendimi zorladım birlikteliğimiz konusunda. Ama bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında beni bu ayrılığa en çok zorlayan, tüm bu kasıtlı zorlamalara rağmen terk etmediğim ve sonunda ise iyi ki seni bırakmadım dediğim kitap: Tutunamayanlar...
   Tutunamayanlar Oğuz Atay'ın en büyük eseri. Mübalağa değil hem içerik hem de madde açısından gerçekten büyük bir eser. Tam 725 sayfa. Bunun yanında kitabın sonunda baş karakterin yazdığı mektup dahil 20 bölüm. Bu yirmi bölüm birbirinden fazlaca kopuk ve kitap parçalı düzende, aslında bu da size bir yandan okuma kolaylığı sağlarken diğer yandan zaman zaman kitaptan kopmanıza neden olabiliyor. Ayrıca baştan uyarmakta fayda var: ben Oğuz Atay'ın Selim'in otobiyografisini yazdığı bölümü uzun tutarak okuyucuyu -Selim'in hayattan soğuması gibi- özellikle kitaptan soğutmaya çalıştığını ve sadece yeterince çabalayanların muvaffakıyete ermesini istediğini hissediyorum. Çünkü gerçekten de bazı bölümler insanın kitaba tutunamama sebebi olabiliyor. Bu konuda Berna Moran,  Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-2 adlı eserinde şunları söyler: Tutunamayanlar, ; modernist roman kurgusu ile okuru okuduğu metinle aynılaşmaktan uzaklaştıran, okurun donanımlı olmasını talep eden, bir romandır. Romanın realist çizgiyi izleyen romanlarda karşılaşılan biyografiye, kronolojik zamanlı olaya dayalı roman tekniğinin haricinde duran çok katmanlı, zamanı ve olayı belirsizleştiren kurgusu, dikkat edilmediği takdirde okur için tuzaklarla doludur.
   Öte yandan kitabın bir bölümü var ki ,Selim'in sevgilisi Günseli'nin Turgut'a Selim'i anlattığı 15. bölüm, bölümün başından sonuna kadar hiç bir noktalama işareti bulunmamaktadır. Bu bölüm belki Turgut'un hızlıca kaleme aldığını göstermek için, belki bu bölümü diğerlerinden farklı kılmak için böyle yazıldı bilemiyorum. Ancak bu romanın klasik Türk edebiyatından moderne ve hatta post moderne geçişinde en büyük katkılardan birini sunduğu bence muhakkak. 
   Dili ve genel yapısından sonra kitabın konusuna bakacak olur isek; kitap hayattaki rolünü bulamayan, varlığının anlamını çözemeyen Selim Işık'ın şüpheli intiharından sonra bu intiharı anlamak için Selim Işık'ın iç dünyasına yolculuğa çıkan arkadaşı Turgut Özben'in macerasını anlatmaktadır. Turgut, intiharın sebebini bulmak adına Selim'in arkadaşları ile konuşur, hiç tanıştırılmadığı kız arkadaşını bulur ve yazılarını edinir. Selim tarafından yazılan metinlerin bir kısmından çeşitli güldürü ögeleri kullanılmak ile birlikte , Turgut'un en son ele geçirdiği Selim'in günlüğünde ise tamamen karamsarlık, ölüm korkusu ve umutsuzluk vardır. Roman aslında Turgut'un bu metinlere ulaşma çabasını anlatırken, diğer bir katmanda ise Selim Işık'ın yazdığı yazılar üzerinden onun hayatını ve aslında tutunamayışını ele alır. Turgut da okuduğu metinler karşında karısı, çocukları, evi, arabası, amerikan tarzı yaşantısı, pazar sabahları pijaması ile geç saatlere kadar sürdürdüğü kahvaltısının kendini yansıtmadığını, kendi hayatı olmadığı kanısına vararak bir kimlik bölünmesi yaşar. Ve içindeki ses doğar: Olric. Kitabın sonunda intihar aydınlandığında, Selim'in günlüğü bittiğinde Turgut da her şeyi ardında bırakarak, Olric'le uzun bir yolculuğa çıkar. Bu aslında onun kendini arayışının yolculuğudur ve büyük ihtimalle hiçbir zaman sona ermeyecektir.
   Roman aynı zamanda Türk aydınına da hicveder. Türk aydını tutunamayandır aslında. Türk aydınının küçük burjuva yaşayışı ve bu burjuvalıkta- Turgut'un evinde örneğin- buram buram kokan özentilik kitabın özellikle tekrar tekrar hicvettiği bir olgudur. Ayrıca - benim görebildiğim kadarıyla - Turgut'un işi gereği gittiği Ankara'da bir devlet dairesi üzerine düşüncelerinin yazıldığı bölüm de Oğuz Atay'ın devlet düzenine hicvetmesidir. Devlet düzeninin eleştirilmesinde veyahut bir devlet dairesi anlatımında Kafkavari bir tarzı vardır Atay'ın. Tek Kafka vurgusu burada da değildir. Kitabın ikinci bölümünden itibaren Kafka adını daha sık görürüz. Hatta bir ara Selim Kafka'nın dedikodusunu bile yapar: iktidarsız olduğunu söyler Kafka'nın. O da geçen gün çamaşırcı kadından duymuştur.
   Kafka'nın adının en sık geçtiği yer ise muhakkak Selim'in günlüğüdür. Artık selim intihara yakındır ve Kafka okuyamaz. Çünkü "dönüşüm" de Gregor Samsa böcek olmuştur. Hayattan tecrit edilmiştir. Selim'de kendini onunla özdeşleştirir, sokağa çıkamaz, sokağa çıktığında herkesin ona baktığını alay konusu olduğunu sanır. Konuştuğu insanları algılamakta zorlanır, onlara cevap vermez çoğu zaman, sadece geçiştirir. Kendi de bu durumu şöyle yorumlar: insan Kafka okuyamazsa bitiktir işi...Ölümün peşinde olduğunun farkındadır Selim, ölmek düşüncesi kovalamaktadır onu...
   Ve belki de beklenen son... Yüksek Mühendis Turgut Özben evini terkeder. Arkasında bir mektup bırakır ve okuduğumuz bütün bu notları kitaplaştırılması için... O da bir tutunamayandır artık.
   Muhakkak her insan bu kitap bittiğinde farkına varır kendisinin de bir "disconnectus erectus" olduğunun... Anlaşılmakta, anlamakta ve çoğu zaman hayatı devam ettirmekte zorlandığının... Ama kaçımız bunu kendimize yüksek sesle itiraf edebiliyoruz? İşte cevaplanması gereken asıl soru budur...






















. 

28 Ekim 2011 Cuma

ORWELL'E SELAM OLSUN

Hep istedim George Orwell ile ilgili bir yazı yazmayı. Ama sıra yazmaya geldiği zaman, insan MFÖ’nün şarkısındaki gibi “nasıl anlatsam, nereden başlasam” derdine düşüyor. En iyisi ben size Orwell ile tanışma hikayemi anlatayım. Üniversite birinci sınıfa kadar duymadım ben Orwell diye bir yazar olduğunu. Öyle birinin bu dünyadan geçtiğini bile bilmiyordum. İlk defa bir derste duydum adını da tam bir umarsızlık içinde davranarak – ki şu an bu hareketi hiç yakıştıramıyorum kendime- pek merak etmedim. Okumaya başlama hikayem ise pek kimseye nasip olmayacak cinsten. En sevgili arkadaşım, Orwell’in kitaplarından ikinci en meşhurunu gönderdi bana kargo ile. Bende bu bir işaret olmalı, oku artık dedim kendi kendime. İşte böyle benim Orwell ile tanışmam ve onun dünyasında yolculuğa çıkmam.

Beni bir kenara bırakıp, Orwell’e dönmenin zamanı artık. George Orwell toplam 10 kitap yazmış biri. Bunlardan benim duyduğum ve okuduğum kısım ise şöyle: Hayvan Çiftliği, 1984, Aspidistra, Burma Günleri, Katalonya’ya Selam, Paris ve Londra’da Beş Parasız, Daralma, Papazın Kızı ve Wigan İskelesi Yolu. Hayvan Çiftliği ve 1984 ise en meşhur kitapları. Bende bunlardan biri ile Hayvan Çiftliği ile başladım. Orwell okumaya başlamak için doğru bir tercih Hayvan Çiftliği. Eğer ki o kitabı severseniz zaten devam etme kararı verirsiniz. Hayvan Çiftliği ,insanların zulmünde yaşadıkları çiftliği ele geçiren hayvanların kurdukları sosyalist düzeni anlatıyor. Başta kurdukları eşitlik sisteminin nasıl çarpıldığını ve bozulduğunu gözler önüne seriyor.  Yergi türünün başyapıtlarından biri olan roman aslında açık bir sosyalizm eleştirisi. Ve romandaki baş kahraman olan kötü domuz ise bizzat Stalin. Peki ne Orwell’i bu kadar sosyalizm karşıtı yaptı? Bu kitabı ona nasıl bir tecrübe yazdırdı? Ben bunların cevabını İspanya İç Savaşı deneyimlerini anlattığı Katalonya’ya Selam kitabında buldum. Orwell gazeteci olarak gittiği İspanya’da, milis olarak cepheye gider. Hitler ve Mussolini’nin desteğini alan Franco birliklerine karşı çarpışır. Faşistler tarafından vurulur ve ciddi bir biçimde yaralanır. Bu fiziksel yarası iyileşecektir. Ama onu asıl yaralayan Franco’ya karşı çarpışan ve birlik olması gereken çeşitli sol partilerin birbirine düşmesi ve bu kavgadan Sosyalist Parti’nin üstün gelerek, Marksist İşçi Partisi’ni destekleyen herkesi faşist, işbirlikçi ilan ederek hapse atması ve idam etmesi olur. Orwell’in cephede omuz omuza faşistlere karşı birlikte çarpıştığı arkadaşları idam edilir ve aslında Orwell’de hapse atılmaktan son anda kurtulur. İşte Hayvan Çiftliği’nin arka planında sosyalizm ile yaşadığı bu tecrübe yatmaktadır ve gördüğü bu ikiyüzlülük.

Kitapları okuma sırasına koymak ne derece doğrudur bilmiyorum ama Katalonya’ya Selam kitabının diğer yapıtlar arasında biraz daha ilerledikten sonra okunması gerektiği inancındayım. Çünkü - belki de anı kitabı olduğu için bilemiyorum – Orwell’in romanlarındaki akıcı dil ve sürükleyicilik yok Katalonya’ya Selam’da. Siyasal ortam ve adını bir türlü aklınızda tutamadığınız partilerin ideolojileri ile ilgili derinlemesine bilgiler vermesi de bunun sebeplerinden biri olabilir. Bana göre Hayvan Çiftliği’nden sonra okunması gereken kitap Burma Günleri’dir. Burma Günleri’nin önemi, bir İngiliz olan ama Hindistan’da doğduğu için o toprakları da iyi bilen Orwell’in üstünde güneş batmayan  kıtanın halkının, Hindistan’da kurdukları çirkin ve ayrıcalıklı hayatı anlatmasındadır. Aslında Orwell’in sosyalizme de kapitalizm ve emperyalizme de eşit uzaklıkta durduğunun kanıtı bu kitaptır. Sistemleri aynı kefeye koyar Orwell: ikiyüzlülük barındırdıklarını ve güç peşinde olduklarını bağırır kitaplarında. Kitaplarının sonunda iyilerin kaybedip, kötüler kazanması da bu vurgunun bir dışavurumudur.

Orwell’in en meşhur kitabı ise kuşkusuz Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. İnsanı paranoyaya ve korkulara iten, acaba gerçekten gözleniyor muyum diye düşündüren kitaptır, öylesine sürükleyicidir ve her anı öylesine başka bir heyecana sevk eder ki sizi elinizden bırakamazsınız. İnsanı düşündürür gerçeği anlatıyor bu kitap , gitgide o günleri yaşıyoruz, telefonlarımız dinleniyor, hayatlarımıza müdahale ediliyor ve üzerimizdeki baskı gitgide artıyor diye. Korkutur öte yandan kitaptaki düşünce polisinin varlığı. Bugünde yok mudur düşündükleri yüzünden tutuklananlar, yazdığı kitabı yayımlanamadan polis tarafından toplanıp imha edilen, kendisi de hapse yollanan yazarlar? Düşünmenin suç olduğu bir dünya tasvir eder Orwell, tutulan günlüklerin okunduğu bir dünya... Sevginin, aşkın, duyguların bittiği ve makineleşmenin tavan yaptığı, insanların pompalanan yalan haberler ile kandırıldığı, olmayan savaşlarda, devamlı değişen düşman karşında halkların öldüğü bir dünyayı resmeder bize. İşin ilginci bunu 1948 yılında yapar. Bu kitabı geleceğe açılan bir pencere olması ve yaşadığım hayatı içinde bulmam nedeniyle bende kendimce bir başyapıt olarak addederim. Biliyorum kitapların sonunu söylüyormuş gibi  oluyorum ama bu kitapta da iyiler kaybeder dostlar… İyiler ne zaman kazanmıştır ki zaten, sadece filmlerde değil midir onların başarısı ?

Sıra Aspidistra ve Paris ve Londra’da Beş Parasız’da. Bu iki kitabı bir arada anlatmamın sebebi, ikisinde de fakirlik olgusuna değinmesi ve bunu yaparken de fakirliğin bir tercih olabileceğini vurgulamasıdır. Örneğin, Aspidistra kitabı kendi isteği ile dibe inen, sırf sınıf atlama özentisinde olan orta sınıfa dahil olmamak adına aç kalmayı, kıyafetlerini satmayı yeğleyen bir genç adamın hikayesi. Ama hayatı sonunda onu da o beğenmediği orta sınıfa dahil olmaya zorluyor. İkinci kitap olan Paris ve Londra’da Beş Parasız ise yazarın yoksul ve yoksun olanlar arasında geçirdiği zamanların üzerine yazdıklarıdır. Orwell sokaklarda, yoksul evlerinde berduşlarla, sarhoşlarla yaşamış, bulaşıkçılık yapmıştır, yerden sigara izmaritlerini toplayıp kalan kısımlarını içmiştir. Kitabın en vurucu birkaç cümlesini ise aynen vermek gerekir: “Meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. Bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız olduğunu düşünmeyeceğim, bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim, işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım,…, sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. Bu bir başlangıç.”

50 yıllık kısa bir yaşam Orwell’inki. Görmek ve anlatmak istediklerinin hepsini yazabildi mi acaba diye sormadan edemiyor insan kendine. Ama yazdıkları kadarıyla bile -10 kitap ve sayısız makale aslında, az da değil- yirminci ve yirmi birinci asra damgasını vurdu ve eğer ki dünya batmaz da dönmeye devam ederse Orwell adı da yaşamayı sürdürecek bir kahincesine geleceği gösteren kitapları ile… 

25 Ekim 2011 Salı

Sanat kimin için?

 Çocukluğumuzdan bu yana duyarız sanat sanat için mi yoksa sanat toplum için mi yapılmalı sorusunu. Çocuk aklı ile ben bu soruya hep sanat toplum için yapılmalı, sanat toplum için yapılmazsa toplum nasıl aydınlanır derdim. Ama bugüne kadarmış. Peki bugün fikrimi ne mi değiştirdi? Anlatayım...


 Bugün 12. İstanbul Bienal'ine gittim. Hayatımda bir ilk... Sanatla iç içe büyümedim. Ama ilginç bir şey sanat, insan 20'sinden sonra da ( çok yaşlı gibi konuştum biliyorum ama sanat bilinci oluşturmak için geç bir yaş bence 20) sanata merak salabiliyor. Bienal adı da pek ilginç. Bienal'e gittim deyince pek havalı duruyor, çok değişik bir aktivite de bulunulmuş gibi. Ama aslında öyle değil.. Bienal iki yılda bir yapılan sanatsal etkinlik demek sadece. 


 Gezerken gördüm ki, turistler çoğunlukta. Bu bizim, Türkiye'nin bienali. Nasıl turist daha çok olur ? Oturmak için Türkçe, sandalyenin boş olup olmadığını sorduğumda;" I can't understand you" dediler. Demek ki biz sanata ilgisizdik, neden acaba? Sanat toplum odaklı olmadığı için mi? Sanmıyorum aslında, ateşli silahla ölümden daha çarpıcı, daha gerçekçi ne olabilir? Gerçi yurdum insanı kadınları öldürüyor, birbirini öldürüyor. Gerçeklik kendileri... Belki de öncelikleri farklıdır. Ekmek kaygısındadır halk. Ama olmayan kısmı da var ? İllaki sokakta gününün en az yarısını boş geçiren, para harcayan insanlar var. Neden gelmiyorlar? Hep buraya mı bağlanır bu sorular bilmem ama sanırım yine eğitimsizlikten...Ne çirkin bir sözcük... Eğer eğitimse tüm sorun ve hayatımız eğitimden ibaretse eğer, sanat tarihi diye zorunlu bir ders olsa keşke, keşke herkese tiyatro dersi konsa...Dersle öğretilse etkinlikleri takip etmenin gerekli olduğu... 


 Sergiye gelince, şansımız rehberle gezmekti. Çünkü illaki sanat sanat içindi ve toplum olarak ondan pek bir şey çıkarmak mümkün değildi tek başımıza. Rehberimiz her şeyi ayrıntılı anlattı. Bu seneki bienalin adı "İsimsiz" idi. Sebebi de Felix Gonzalez Torres'in yapıtlarına isimsiz adını vermesi ve halkı isim vererek yönlendirmek istememesiydi. Yani Torres'in amacı bence biraz da "ne kadar anlarsanız canım" demekti. Bununla birlikte serginin alt başlıkları vardı. Bunlardan belki de en uzun uzadıya gezdiğimiz "ateşli silahlarla ölüm" kısmı. Fotoğraflar gerçekten çok çarpıcı. En ilginci ise Mat Collishaw'ın çalışması. 15 parçaya bölünmüş fotoğraf belki 2 metreye 2 metre büyüklüğünde . Ve üstünde kafasından yaralanmış biri var. Ama sadece bir kafanın yaralı yüzeyi ve kafatasında açılan delik görünüyor. İnsanın uzun süre gözünün önünden uzaklaştıramayacağı çarpıcılıkta bir görüntü. Fotoğraflar dışında ise obüs mermi kovanlarının parlatılıp üst üste yığılması ile oluşturulmuş bir çalışma vardı ki mermi kovanının bana göre en ilginç hali bu olsa gerek. Diğer çalışmalar ise sağolsun rehber ile anlaşılabildi.
 Bir diğer alt başlık pasaport. Genel olarak anlatılmak istenen sınırları kendimiz koyuyoruz. Ekvator da bir sınır ve insanın eseri . Onun yüzünden güney yarım küreden kuzeye akın oluyor. ama insanlar orada da insan gibi yaşayamıyor. Pasaport üzerine olan bütün odalardan ve anlatılanlardan iki cümle çıkar deseniz bu olur işte benim ki.

 Ve işte şimdi yine başa geliyorum. Sanatçı eserinden herkesin farklı bir şeyler anlayacak olması sebebi  ile toplumu düşünerek oluşturmamalıdır eserini. Bu kendi fikirlerini yok sayması olur. Ben zaten onun fikirlerinden yontarak kendi anladığım, aklıma yatan kısmı kafama yazıyorum ve sonra da blog'a yazıyorum.Evet belki bir sanatçı sanat için sanat yaptığında direkt anlaşılamayabilir. Ama bu bienal için en azından, 5 TL karşılığında aldığınız bütün resimleri tek tek anlatan kitapçık size gerçekten anlamak konusunda çok yardımcı olacaktır. Dolayısıyla artık bir karara vardım ki: sanatın toplum için olma ihtimali sanatçının sanatını kısıtlar. Sanatçı zaten yaşamdan ve dolayısıyla toplumdan beslenir ama toplumu kendi süzgüsünden süzdükten sonra yansıtır. O süzgüden çıkan bambaşka bir şey olabilir. O bambaşkalığı hemen anlamayabiliriz. Bizim bu konudaki emek ve çabamız takdire şayan olacaktır. Sanatsal bir bakış açısı kazanmak da belki uzun yıllar bu çabayı sürdürürsek mümkün olacaktır. Ama sırf biz anlayacağız diye " sen niye yapıyorsun bunları, kimse anlamıyor demek" yanlıştır.


Velhasıl-ı kelam bugün anladım ki sanat sanat için olmalı. Bırakalım, sanatçı işini yapsın. Gezmiyorsak bari işine laf etmeyelim.