Ara tatilimde okuduğum kitaplardan biri de Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm kitabı oldu. Kitap adeta Venedik'e güzelleme. Kitabı okuyunca, Ömer'le Venedik turumuzda yaşadıklarımız geldi aklıma. O günlerde zorla da olsa bir günlük tutmayı başarmıştık. Günlüğü buldum, çıkardım, unuttuğum anıları tazeledim. He bir de, Sözcükler dergisinde Nedim Gürsel'in kitapla ile ilgili yazısını okudum. Şimdiki amacım bunların hepsinden bir harman yapmak, çok da karman çorman olmadan aklımdakileri anlatmaya çalışmak...
Venedik'te Ölüm, Aschenbach adlı Alman yazarın, ömrünün son deminde aşkı bulmasını ve aşık olduğu gençten ayrılmaktansa ölümü göze almasını konu ediniyor. İlk sayfalarda Aschenbach'ı tanıyoruz, bir çok Alman gibi akılcı, çalışmayı seven ayrıca yalnız bir adam Aschenbach... Çok meşhur edebi yapıtlarının da ilham perisini beklemekten ziyade ısrarlı çalışmaları sonucu ortaya çıktığını görürüz:
"Başkalarının vakitlerini boşa harcadıkları, hayallere daldıkları ve büyük planları gerçekleştirmeyi tasasızca sonraya erteledikleri çağlarda olduğu gibi, kırk elli yaşlarında da güne erkenden, göğsüne ve sırtına soğuk su dökmekle başlıyor ve müsveddesinin başucundaki gümüş şamdanlarda bir çift uzun mum, uykusunda topladığı güçleri, heyecanlı bir özenle çalışarak iki üç sabah saatinde sanat sunağına sunuyordu"
Böylesine akılcı bir adam, nasıl oldu da bu kadar şiddetli bir aşka düştü? Hemde 15 yaşlarında Polonyalı Tadzio adlı bir gence. Ömrünün son deminde Tadzio, onun için ilahi aşkın tezahürü müydü, Tanrı'ya kavuşmanın bir yolu muydu? Yoksa yıllardır beklediği ilham mıydı? Tüm bu sorularla birlikte, Aschenbach, aklın, kalbin ve tabiki Venedik'in labirentlerinde kayboldu...
Neden Venedik? Neden ölüm Venedik'te geldi de başka bir yerde değil? Bu noktada Nedim Gürsel'in yazısından faydalanalarak,Thomas Mann'ın Venedik tasvirine bakalım:
"Sessiz saraylara vuran gizemli suyun sesini duyuyorum. Kentin alımlı ölümü varlığımı yeniden sarıp sarmalıyor." Nedim Gürsel'e göre Venedik'i anlatan en güzel deyimlerden biri bu... İşte Aschenbach'a da ölüm, Mann'ın aşık olduğu Venedik'te geldi.
Venedik'e karadan girmenin, bir saraya arka kapıdan dalmakla eşdeğer olduğunu düşünüyor Aschenbach, şehre vaporetto ile denizden yaklaşırken... Bu fikri anlıyorum, şehri bütünüyle karşıdan görüp büyülenmek, San Marco'ya denizden bakabilmek, Venedik'e aşık olmak için gerekli. Biz ise en arka kapısından girdik, müştemilatından belki de. Santa Lucia garından. Ve şehre gardan girmek, bizim Venedik'teki en büyük şansımız oldu. Trende tanıştığımız bir İtalyan sayesinde, hayallerimin de ötesinde bir hostel bulduk. San Marco'ya oldukça yakın, bir kitap deposu!! Ana caddeye bakan sevimli bir kitapçının, deposunu illegal bir işletmeye çevirmesi sayesinde kalacak yerimiz oldu Venedik'te. Toz, küf, kitap kokusu karışımında 3 gece uyuduk. Bu güzel tecrübe Venedik'in aklımda bir başka yer edinmesini de sağladı. Notlarıma baktığımda şunu gördüm,
" Santa Lucia garını bulmamız gerektiğinin bilinciyle, hızlıca toparlandık. Ancak Venedik, bu sefer üzerimize kabus gibi çöktü. Sokaklarında 8 çizerek gara 2 saatte ulaştık."
Demek biz de labirente dahil olmuşuz, kaybolmuşuz. Neyse ki sadece Venedik'in labirentinde! ( Aschenbach gibi aklın ve kalbin de labirentlerinde kaybolmadık.) Ancak biz sonunda hedefimize ulaşmıştık, gardaydık, peki ya Aschenbach?
20 Şubat 2013 Çarşamba
9 Şubat 2013 Cumartesi
Ayraçlar...
Bundan 11 yıl önceydi,
daha 12 yaşındaydım. Yılın 2002 olduğunu tahmin ediyorum ve aylardan Kasım…
Tüyap Kitap Fuarı’ndayım. Fuarda kitaplar alıyoruz ama bir yandan da deli gibi
ayraç topluyorum. O yıllarda henüz yayınevleri ayraçlarını alamayacağımız
yerlere saklamıyorlar, benim bile uzanıp alabileceğim yerlerde duruyor ayraçlar…
O gün, o fuarda bir sürü ayraç topladım
ve yıllarca hepsini de sakladım. Zaten bir daha yayınevleri de öyle bol ayraç
vermedi…
Geçen gün ayraçlarım
tekrar elime geçti, aralarında bir eleme yaptım bu sefer. Attıklarım çok oldu.
Ancak beni çok şaşırtan ayraçlarım da var… Metis Yayınları’nın ne tarz kitaplar
yayınladığını bilmediğim o yıllarda aldığım bu üç ayraç. En çok sevdiklerimden
ve kıyamadıklarımdan…
İlki Immanuel Wallerstein’in Bildiğimiz Dünyanın Sonu kitabının
kartpostal tadındaki ayracı. Siyaset Bilimi okumaya başlayınca tanıdım Wallerstein’ı
ve ilk bu ayracın kitabını edindim, sanıyorum ikinci sınıftaydım. İkinci kitap;
Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler kitabı.
Bu kitabı edinmem ise şöyle oldu: İlk defa geçen sene kitap fuarında çalışma
fırsatı bulmuştum. Aralarda standları dolaşırken Metis Yayınları’ndan muhabbet
ettiğim arkadaş, Mülksüzler’e bakarken
Le Guin’i tanımak istiyorsam, denemeleri ve çeşitli dergi ve gazetelerde
yayınlanan yazılarının derlendiği Kadınlar,
Rüyalar, Ejderhalar kitabını önerdi, önerisi çok mantıklıydı, aldım. Bu çok kârlı bir alışveriş oldu çünkü Le Guin’in
hayal gücünü Mülksüzler’de, dünya
görüşünü ise Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’da
tanıdım. Le Guin okumaya Karanlığın Sol
Eli ile devam ettim ki o kitabı da gerçekten çok sevdim. Yani bence ben ikinci
ayracın hakkını da verdim. Şimdi sıra 3. ayraçta: Salman Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları kitabında. Bu
ayraçları edindiğimde, itiraf etmeliyim ki, en sevdiğim bu kitabınki olmuştu.
Ancak en sona da o kaldı. Hala kitabı da alamadım. Ama inanıyorum ki bir gün o
da olacak. Çünkü bu anlattıklarım tesadüfler değil benim için, hayat, sevdiğim
şeyleri, ben yolumu çizmeye devam ettikçe, önüme getirmeye devam ediyor.
Bunları yaşayıp, üzerine düşündükçe kendimi doğru yolda hissetmenin yanı sıra,
yolumun tutarlı, anlamlı ve amaca sahip olduğunu da görüyorum… Bence mutluluk,
böyle bir şey zaten.
20 Ocak 2013 Pazar
Satranç - Stefan Zweig
2013 yılında, sınavlarımın ve bitirme tezimin ardından, nefes aldığımı yeniden hissettiğim şu günlerde, beni bekleyen kitaplarımla da nihayet birer birer kavuşuyoruz. İlk sıralarda yer alanlardan biri de Satranç oldu. Kitabı birkaç ay önce, ders çalışmaktan sıkılırken, acaba birkaç ay sonra ne okusam gibi bir merakla, sitelerde önerilen kitapları tararken buldum.
Stefan Zweig'in yazdığı son kitap olan Satranç, 1942'de Buenos Aires'te yayınlanmış. Zira Avusturyalı olan yazar, 2. Dünya Savaşı yıllarında, karısıyla birlikte, Buenos Aires'e sürülmüş. Bu sürgün yeri, Zweig'in son durağı çünkü Zweig, kitabının basıldığı yıl, karısıyla birlikte intihar etmiş. Aydınlanmanın beşiği olan Avrupa'nın içine düştüğü 2. Dünya Savaşı'na, daha fazla dayanamamış Zweig... 1918'de kaleme aldığı mektubunda dile getirdiği "Benim gibi insanları yok edecekler, yaşamak için birazcık bile hava bırakmayacaklar. Peki nereye kaçmalı?" sorusunun cevabını, intiharda bulmuş. Zweig'in son kitabı olan Satranç'ı da, dünyanın içine düştüğü bunalım karşısında, yazarın girdiği bunalımı göz önünde bulundurarak okumak gerektiğine inanıyorum. Kitap, bir deniz yolculuğu sırasında gemide bulunan dünya satranç şampiyonu Czentovic ve bir grup satranç sever adam arasında geçiyor. Ki bu adamlardan biri de öykünün esas kahramanlarından Dr. B. Bir gemide, kısa bir zaman diliminde geçen bu uzun öykünün, bilinçte geriye dönüşler yaparak uzatıldığını söylersek yanlış olmaz. Ancak kitabın en açık ve eleştirel kısmı da bu geriye dönüştedir. Dr. B'nin geçmişine yapılan bu yolculuk, onun, Almanya'nın, Avusturya'yı işgali esnasında gözaltına alınışını, satranca olan derin sevgi ve nefretinin de sebeplerini ortaya koyar.Kitap, satranç tutkusunu anlatır gibi görünmekle birlikte, ben, yazarın, öyküdeki öğelere farklı anlamlar yüklediği düşüncesindeyim. Kitaba bu şekilde bakıldığında, daha da anlamlı hale geliyor.Öncelikle, öyküde, insanların büyük bir tutkuyla bağlı oldukları ve kitaba da adını veren satranca bakalım. Satrancın ana malzemelerinden olan satranç tahtasının dünyayı temsil ettiğini düşünelim. Üstündeki taşlar ise büyüklü küçüklü Avrupa devletleri, piyonlar, atlar, vezirler... Oyunu oynayan taraflara bakacak olursak, bir tarafta dünya şampiyonu Czentovic karakteri ile temsil edilen Hitler'i görürüz. Diğer yanda ise ona karşı oynayan Dr. B yani müttefik devletler, belki İngiltere. İki kutba ayrılan; büyüklü, küçüklü dünya devletlerinin savaşı, satrançta resmediliyor. Taşlara yön verenler ise savaşan iki tarafın liderleri. Dr. B.'nin Czentovic ile oynadığı ilk oyunda, Czentovic'i yendiğini, ikinci oyunda ise yanılgıya kapılarak yenildiğini görürüz. Ben, bu yenilginin,yazarın savaş sonucunu erken tahmin etmesi, müttefiklerin yenileceğine inanmasından ileri geldiğini düşünmekteyim ki müttefik devletlerin yeneceği konusunda biraz ümidi olsaydı, yazarın intihar etmeyeceğine de inanmaktayım.
Bir diğer metafor ise, Avusturya'nın işgali sırasında gözaltına alınan Dr. B.'nin anılarına döndüğümüz bölümde görülür. Bu bölümde, gözaltına alındığı dönemde akıl sağlığını korumak için satranca tutunan Dr. B.'nin, daha sonra aklının içinde kendine karşı oynadığı satrançla akıl sağlığını kaybetme noktasına gelişini, onun ağzından dinleriz. Dr B.'nin anlattıklarından birkaç cümle şöyle; "Çevremdeki korkunç hiçliğin beni boğmaması için, kendimi siyah ve beyaza bölmeyi en azından denemek zorunda kaldım", "Kendime karşı oynamaya kalkıştığım andan itibaren, bilinçsizce meydan okumaya başlıyordum", "Savaşabildiğim tek şey içimdeki öteki ben'di". Aklını iki tarafa ayıran ve hırsla satranç oynatan, adeta savaştıran Dr. B.'nin aklındaki bu bölünme ve savaş, Avrupa'nın kutuplaşması ve içine düştüğü savaş bunalımı ile büyük benzerlikler taşımaktadır. Kendi içinde böylesine bir savaş veren Dr. B. beyin hummasına yakalanırken, Avrupa'da Dr. B.'ye benzer olarak savaşın ateşi ile çalkalanmaktadır.
Kitap, bu metaforlar göz önünde bulundurularak okunduğunda, savaş yıllarını ve Hitler iktidarını eleştiren önemli bir kaynaktır. Kısacık sürede biten ancak akılda büyük yer edinen bu kitap, 2013 yılı için ilk tavsiyem... Ben ise Stefan Zweig okumaya, yazarın, vasat bir portrenin hikayesi olarak betimlediği Marie-Antoinette ile devam edeceğim. Fransa Krallığı dendiğinde hala en çok anılan isim olan, Versay Sarayı'nın her yerine işlemiş olan Marie- Antoinette'i, Zweig'in gözünden görmek, beni hayli cezbediyor...
19 Ocak 2013 Cumartesi
12 Mart 1971 Darbesinin Türk Edebiyatına Etkileri
12 MART 1971 DARBESİNİN TÜRK
EDEBİYATINA ETKİLERİ
ÖZET
12 Mart 1971 darbesi, 27 Mayıs
darbesinin ardından yapılan ‘görece özgürlükçü’ anayasanın açtığı siyasal alanı
daraltmak amacıyla yapılmıştır. Muhtırayla birlikte, ordu yükselen sol hareketi
bastırmakta gecikmemiştir. Tutuklanan, işkence gören, idam edilen bir çok insan
olmuştur ve bu gruba yazar ve aydınlar da dâhildir. Dolayısıyla darbe, dönem
Türk edebiyatını derinden etkilemiş ve ardı ardına yaşananları, dönemin çeşitli
kesimlere etkisini anlatan romanlar yazılmıştır. Dönem edebiyatının
inceleneceği bu araştırma, 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde 12 Mart’a giden
süreç ve darbe, ikinci bölümde darbenin Türk edebiyatına ve romancılığına yansıması
ve son bölümde ise Adalet Ağaoğlu’nun Bir
Düğün Gecesi ve Sevgi Soysal’ın Şafak
romanları üzerinde darbenin Türk aydınına etkisi incelenecektir.
1.
12
MART MUHTIRASINA GİDEN SÜREÇ:
12 Mart 1971
muhtırasının Türk edebiyatına etkisini incelemek için öncelikle 12 Mart’ı
yaratan süreci incelemek gerekmektedir. 12 Mart 1971’de yayınlanan, Süleyman
Demirel’in istifasına, yerine Nihat Erim’in başkanlığında bir teknokratik
hükümetin gelmesine neden olan, 12 Mart muhtırasının maddeleri şöyledir:
I.
“Parlamento ve hükümet, süregelen tutum,
görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik
huzursuzluk içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık
seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve Anayasa’nın öngördüğü
reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir
tehlike içerisine düşürülmüştür.
II.
Türk Milleti’nin ve sinesinden çıkan
silahlı kuvvetlerinin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliği
giderecek çarelerin partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce
değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek ve Anayasa’nın öngördüğü
reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılâp kanunlarını uygulayacak
ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kuralları içinde teşkili zaruri görülmektedir.
III.
Bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği
takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri, kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye
Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan
doğruya almaya kararlıdır.[1]
Muhtırayı kaleme alan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
deyimiyle ‘kardeş kavgası, anarşi, sosyal ve ekonomik huzursuzluğun’ nasıl
başladığı sorusunun cevaplanabilmesi ise, 27 Mayıs 1960 askeri darbesini takip
eden süreçte, Türk siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatında yaşanan değişikliklere
bakmakla mümkündür. [2]
Askeri cuntanın, Türk siyasal ve toplumsal hayatını en çok etkileyen
değişikliği: 1961 Anayasası’dır. Darbenin hemen ardından, hazırlanmaya başlanan
anayasada, akademisyenlerin fikri alınmış ve dönemin aydın kişilerinin önderliğinde
bir anayasa hazırlanmıştır. Türkiye tarihinde yapılan anayasalara bakıldığında
en özgürlükçüsü olan 1961 anayasasının, Türk ekonomik ve toplumsal yaşamı için
çığır açan yönü; ikinci kuşak haklar olarak tanınan, burjuva demokratik
devrimlerinden sonra kapitalist toplumlarda hızla artan eşitsizlik ve
yoksunlukları azaltmaya, iktisadi ve sosyal yönden zayıf durumdaki kişi ve
sınıfları koruyan haklara, yer vermiş olmasıdır.[3]
Sendika, grev, toplu sözleşme hak ve özgürlükleri bu gruba dâhildir. Yeni anayasa ile devlet, bir ‘sosyal devlet’
olarak tanımlanırken, üniversitelere özerklik, öğrencilere dernek kurma hakkı,
işçilere grev hakkı tanınmıştır.[4]
60 darbesinin getirdiği ikinci
önemli değişiklik ise, ekonomide olmuştur. Darbenin hemen ardından Eylül
1960’ta kurulan Devlet Planlama Teşkilatı ile planlı kalkınma sağlanmaya çalışılmıştır.
Kalkınma planlarıyla, yatırımları merkezden kontrol etmek ve piyasada pazarlık
yerine en üst düzeyde yaşanacak pazarlığa uygun bir durum yaratılmak,
ekonominin temel amaçlarından olmuştur.[5]
Birikim tarzının, burjuvaziye ayrıcalıklar tanıyan bu yönünün yanında, bir
diğer yönü ise, işçi örgütlerine ve diğer örgütlere tanıdığı statü ve verilen
haklarla görece eşitlik sağlanmaya çalışılmasıdır. Bu sistemle aşırı büyüme ve
giderek zayıflama eğilimine girecek olan devlet, toplumun politizasyonuna da
neden olacaktır.[6]
Bu siyasal ve ekonomik
düzenlemelerin işçi hareketlerine yansımasına bakıldığında ise, 1964’te Türkiye
İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (Türk-İş) tüzüğüne eklenen ‘partiler üstü
politika ilkesi’ ile konfederasyon içi krize girdiği görülür. Kriz, sendikanın
bölünmesi ve 1967’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) destekçilerinin yönetimde
olduğu, Devrimci İşçi Sendikası Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması ile sona
ermiştir.[7] İşçi
sendikasında yaşanan bu bölünme, karşılıklı siyasi kutuplar belirlenmesine de
neden olmuştur. TİP ile yoğun ilişkide olan Disk’e karşılık, meclisin yani
Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin desteğini arayan bir Türk-İş görülmektedir.
Yeni kurulan Disk’in üyeleri hızla artarken, Türk-İş ise Disk karşısında,
hükümetten aradığı desteği sağlayamaması ile kan kaybetmiştir. Bu yıllar, işçi
hareketinin istikrarlı biçimde yükseldiği, sadece grevlerde değil aynı zamanda
fabrika işgali, kitlesel sokak gösterileri gibi yeni bir mücadele kültürünün
edinildiği bir dönem olmuştur.[8] Bu
dönemde dünyada yaşanan politik hareketlenmeler de Türkiye’deki politizasyon
sürecini hızlandırmıştır. ABD’nin Vietnam’ı işgali sırasında ortaya çıkan
anti-emperyalist direniş, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki Kültür Devrimi ve Küba
Devrimi, Avrupa’da olduğu kadar Türkiye’de de hareketlenmelere yol açmıştır.[9]
Döneme dair
değinilmesi gereken bir diğer başlık ise, YÖN
Dergisi’dir. 1950’lerin Forum dergisinde olduğu gibi, YÖN de entelijansiyanın temel ideolojik eğilimlerini ve bu sayede
gelecekteki ideolojik dalgalanmaları haber veren dergidir.[10]
Sadece YÖN’ün yayınladığı
bildirideki imzacı listesine bakıldığında, derginin; öğretmen, öğrenci,
gazeteciden, sendikacı ve mühendise kadar uzanan listesiyle, Tip, Disk,
Dev-Genç vb. hareketler ile gelmekte olan dönemin politik-sosyal niteliğinin
habercisi olduğu görülür.[11]
Türkiye’de bu dönemde yaşanan büyük
çaplı işçi ve öğrenci eylemlerine bakıldığında ise, darbenin de tetikleyicisi
olan, 15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanması ve ‘Amerikan askerlerinin
kaçırılması’ eylemleri görülür. Şubat 1968’den itibaren örgütlenen üniversite
öğrencileri, ilk eylemlerini İstanbul Hukuk Fakültesi’ni işgal ederek
yapmışlardır. Ancak en büyük eylem ise, 4 Mart 1971’de, darbeden sadece 8 gün
önce gerçekleştirilen, 4 Amerikalı havacının kaçırılması olur. Askerleri
kaçıran, Deniz Gezmiş’in liderliğindeki Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’na karşı, bir
insan avı başlatılır.[12]
Ülkedeki sınıf kavgalarını
simgeleyen eylem ise 15-16 Haziran 1970’de yaşanmıştır. Disk’in etkinliklerini
kısıtlamaya yönelik verilen, yasa önergesine karşı gerçekleştirilen eyleme,
Türk-İş sendikasına bağlı olan işçilerin de desteğiyle 100 bini aşkın işçi
katılmıştır. Bu eylem karşısında hükümet büyük sanayi kentlerinde sıkıyönetim
ilan etmiştir.
Görüldüğü
üzere, bu dönemde artan politik hareketliliği, hükümet kontrol etmekte
zorlanmaktadır. Adalet Partisi’nin, kendi içinde yaşadığı bölünmeler ve
toplumsal tabanının desteğini kaybetmesi de ordunun askeri müdahalesinin
sebeplerinden olur ve 12 Mart 1971’de yayınlanan muhtırayla Süleyman Demirel
istifa ettirilir, yerine Nihat Erim getirilir. Güçlenen solun temsilcisi olan
TİP kapatılıp, Disk’in birçok yöneticisi tutuklanırken, öğrenci hareketinin
temsilcileri de tutuklanır veya idam edilir.[13] Anarşik
örgütlenmelerin, üniversitelerde yapıldığı gerekçesiyle öğretim üyelerine,
aydınlara yönelik tutuklama hamlesi de başlar. Ordunun, darbe sonrası solculara
karşı başlattığı insan avı, dönemin sol görüşlü aydın ve edebiyatçılarına kadar
uzanmıştır ve bu gruptan da tutuklanan, sürgüne gönderilen birçok kişi
olmuştur. Siyasi gençlik örgütleri kapatılır, sendika toplantıları yasaklanır.
Gazetelere kapatma cezaları verilir. Grev ve lokavt yasağı getirilir. 1961
anayasasının, darbecilerin deyimi ile Türkiye için “lüks” olan her maddesi
kaldırılır. Devlet, vatandaşlarına anayasa ile sağladığı hakları, ‘devletin
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü’ sağlamak adına kaldırmıştır.
2.
12
MART MUHTIRASININ TÜRK ROMANINA ETKİSİ:
Karşıt görüşlü
insanların sokaklarda çatıştığı, ordunun yönetime el koyduğu, grevlerin,
baskınların, işkence ve idamların yaşandığı 12 Mart dönemi, Türk romancılığında
da büyük bir değişime neden olmuştur. 12 Mart öncesinde, kentlere olan yoğun
göçün etkisiyle, sömürülen halk ve sömüren kapitalist burjuvazi teması,
romanlarda sık sık işlenmektedir[14]. 12
Mart darbesi ise, gelişen solu ezen egemen güçler ve yaşanan tüm işkence, idam
olaylarının etkisi ile Türk edebiyatında politik-roman döneminin başlamasına
neden olmuştur. Tutuklanma ve işkenceden birebir payını alan veya sadece ezilen
sola yaşatılanları, toplumun diğer kesimlerine anlatmak için yola çıkan birçok
yazar, yaşananları anlatan, gerçekçi romanlar ve şiirler kaleme alır. Yazarlar,
Berna Moran’ın deyimiyle, cezaevleri, karakollar, hapishaneler gibi kapalı
dünyalarda yaşanan işkence ve zorbalığı, bu dünyanın dışında kalan halka
anlatmayı amaçlamıştır.[15] Gündelik yaşamının dışında, kapalı kapılar
ardındaki bir dünyayı, gerçekliği esas alarak anlatan 12 Mart dönemi Türk
romanı, dönemin okurları için sarsıcı ve etkileyici olmuştur. Ancak bu yaklaşım
dönem romanlarında bir takım sorunları da beraberinde getirmiştir:
a. Konu Birliği:
12 Mart dönemi romanları, tek bir konuya odaklanmıştır ve o dönemde yazılmış
bütün romanlar aynı sorunu işler: Türkiye’de devrimcilere karşı girişilen baskı
ve zulüm politikaları.[16] Yazarlar,
konuyu ‘devrimcilerin yaptıkları değil, devrimcilere yapılanlar’ açısından vermiştir.
12 Mart hareketinin başarısızlığa uğramış olduğu gerçeği, devrimcilere
yapılanların anlatılması ile örtülmeye çalışılır. Hareketin hatalarını, Murat
Belge, 12 Mart romanlarının konu darlığından yakındığı yazısında şöyle
anlatmaktadır:
“ En kısa
özetiyle, işçi sınıfının sosyalist hareketini, küçük burjuvazinin has
bahçesinde yeşertmeye çalıştık. Bu olmadık toprakta bir türlü serpilemiyor,
resimlerden bildiğimiz başka yerlerdeki devrimcilere de pek benzemiyorduk.
Yüzümüzün çizgileri istenene uymayınca maske takmaya, omuzlarımız yeterince dik
durmayınca vatka tıkıştırmaya başladık. Sonra 12 Mart bunların hepsini alıp
götürdü. (…) Olayların dışında olanlar, olup bitenin sosyalizmden uzaklığının
pek farkına varmadan “içeriyle” bir duygusal özdeşlik kurdukları için, dışta
kaldılar. (…) Ve aslında deney aktarılamadı.”[17]
b.
Karakterler:
12
Mart dönemi romanlarının bir diğer özelliği ve bir diğer sorunlu yanı,
başkarakterlerinin edilgen oluşudur.[18] Romanlar,
devrimci gençlere yapılanlar üzerinden yürütüldüğü için devrimciler pasif ve
edilgen kalmış, adeta mazlumlaştırılmıştır. Devrimci harekete, sokaklarda
protestolara, çatışmalara katılmış olan kişilerin sadece çaresizliği
yansıtılmıştır. Bu sorunlu bakış açısı, 12 Mart romanının gerçekçiliğine de
gölge düşürmektedir. Zira işkencenin yanlışlığı tartışılmaz olmakla birlikte,
romanlarda, devrimci hareket yokken, tutuklamalar ve işkence olgusu ortaya
çıkmış gibi davranılmaktadır. Başarısızlığa uğramış devrim hareketi arka
plandadır, ön plana çıkarılan ise egemen güçlerin keyfi davranışları,
zorbalıkları ve yaptıkları zulümdür.[19]
c.
Biçim
Sorunu: 12 Mart dönemi romanlarında rastlanan bir diğer
ortak özellikse, gerçekçiliktir. Hapishanede olanların yaşadıklarını, bütün
ayrıntıları ile verme çabasındaki yazarlar, içeriğin gerçekçilik boyutuna daha
fazla önem vermiş ve biçimi göz ardı etmişlerdir. Anadolu romanı olarak
adlandırılan 1950’leri anlatan romanlarda hâkim olan, öyküye şekil veren
sanatsal anlatı formatı, 12 Mart romanında yerini gerçekçiliğe bırakmıştır.[20]
Estetik kaygılar taşımadan yazılan bu eserler, o dönemde ilgiyle karşılansa da,
günümüzde tarihsel değeri için okunan sosyolojik roman sınıfına katılmışlardır.[21]
Bu
dönemin önemli romanları ise şunlardır; Adalet Ağaoğlu; Bir Düğün Gecesi, Sevgi Soysal;
Şafak, Pınar Kür; Yarın Yarın,
Füruzan; 47’liler, Çetin Altan; Bir Avuç Gökyüzü.
3.
12
MART DÖNEMİ TÜRK AYDINI: ‘BİR DÜĞÜN GECESİ’ VE ‘ŞAFAK’ ROMANLARI ÜZERİNDEN
İNCELEME
27 Mayıs 1960 darbesi, Türkiye’de ekonomik, siyasal,
toplumsal alanı etkilediği kadar, düşünsel alanda da büyük etki yaratmıştır.
Darbe sonrası, devlet otoritesinde yaşanan yumuşama, Türk aydınına farklı
düşünmenin kapılarını aralamıştır. Bunun aracı ise Yön dergisi olmuştur. Sürekli bir devrimci sürecin yaratılması
çerçevesinde devletçiliği benimseyen Yön
önderliğinde oluşturulan hareket, Türk sosyalist aydınının oluşumuna ve erken
bir iktidar hırsı içine girmesine neden olmuştur.[22] Bu
dönemde halk-aydın ikiliği aşılamamış, 1960 öncesi var olan “bürokrat aydının”
yeri “sol aydın” tarafından doldurulmuş ve aydının, halktan kopuşu hızlanmıştır.[23] Hiçbir
örgüt programı ve pratiği olmayan Yön hareketi, 1970’lerin başında iktidar
olmak ile karşı karşıya kalmış, ancak yenilmiştir.[24] Bu
yenilgi, dönem romanlarında da sıkça rastladığımız aydın bunalımının da esas
sebeplerindendir. Bu yenilginin ardından, hareketi ve hareketin eksiklerini
sorgulamaya başlayan “aydın” kişiler, aynı zamanda kendi kişisel eksiklerini de
bu sorgulama sürecine eklemişlerdir. Bu izlenime sahip olmamızı sağlayanlar ise
yine dönem romanlarıdır. Darbe sonrası, aydın bunalımına değinen romanlardan Bir Düğün Gecesi ve Şafak’ın konuları şöyledir: Sevgi
Soysal’ın kaleme aldığı Şafak, bir
gece süresinde, 3 ayrı mekanda geçmekte, yani Adana’da bir işçi evinde
başlayıp, Emniyet Müdürlüğü’nün ardından, şafak vakti Adana sokaklarında sona
ermektedir. Bir işçi evinin basılması ve evdekilerin gözaltına alınması gibi
basit görünen bir başlangıca sahip olan kitap, evdeki farklı görüşlerdeki
insanların, eski yaşantılarını sorgulamaları ve hatıraları aracılığıyla
genişlemektedir. Kitapta işçi, İşçi Partili, bozkurtçu birçok karakter
bulunmakla birlikte, bu bölümde adı geçecek karakterler, Oya ve Mustafa’dır.
Oya, evli ve iki çocuk annesi, komünizmi övme suçundan Adana’da sürgüne
gönderilen küçük burjuva bir yazardır.[25]
Mustafa ise işçi bir ailede doğmuş, İstanbul’da üniversite okurken öğrenci
hareketine katılmış, hareketin içinde olan Güler ile evlenip, Urfa’da öğretmen
olmuştur.[26]
Öğretmenliği süresince de harekete destek vermiş, bu sebeple tutuklanmıştır.
Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi romanı ise, hayal kırıklığına uğramış ve
politikaya küsmüş devrimci küçük burjuva aydınının çıkmazına ve içine düştüğü
bunalıma eğilen en önemli romanlardandır.[27] Bir
düğünde toplanan, çok çeşitli kesimlerden insanları bir araya getiren (ordu
mensupları, burjuvazi, devrimci üniversite öğrencileri, sosyalist öğretim üyesi
ve sanatçı) romanın, aydın karakterleri Ömer ve Tezel’dir. Ömer, devrimci
öğrencileri tarafından yeterince devrimci olmamakla suçlanmasının yanında,
darbe sonrası gözaltına alınan ancak erken salıverilmesinin ardından kendi
çevresince de dışlanan bilim adamıdır.
Tezel ise, öğrenciliğinde devrimci harekete katılmış, şimdi ise ünlü,
solcu bir ressamdır. Ancak harekete ve hayata dair tüm inancını, devrimci
gençlerin, sergisini basarak, devrimi yeterince iyi resmedemediğini söylemeleri
ve Tezel’in suratına tokat atıp, tükürmeleri sonucu kaybetmiştir.
Bu iki romandan örnekler vererek, aydınların
yaşadığı bu bunalımın sebeplerini sıralayacak olursak, ilk karşımıza çıkan;
aydınların, hareketin pratikteki temeli olan işçi sınıfıyla yeterli
birlikteliği sağlayamaması olur. Fikriyatta sağlanan birlikteliğe rağmen,
aydınların işçi sınıfının dünyasına adaptasyon sorunu var olmuştur. Bu sorunun,
en açık örneğine ise Şafak’ta
rastlanmaktadır. Sosyalist harekete destek verdiği için hapse giren Öğretmen
Mustafa’ya, koğuş arkadaşı Ahmet’in söylediği sözler bu sınıf farkının
dillendirilmiş halidir:
“Sosyalizm
işçi sınıfının ideolojisidir, cümlesini benimsemek, güzel ve haklı bulmak,
bunların gereklerini yerine getirmeye yetmez. (…) Örneğin siz öğretmenler,
tipik küçük burjuvalarsınız. Bütün yaşantınız ve tavırlarınızla. Sen
öğretmenliği, küçük burjuvalığı seçmişsin, ama bir yandan da geldiğin sınıfın
ideolojisine sahip çıkmak istiyorsun. Olmaz, iki şey birden seçilmez.”[28]
Halkın, aydına olan bakışı da yine Şafak’ta, Oya’nın (yazar, darbe sonrası
sürgüne gönderilmiş), polis memuru Abdullah’a memleketini sorması sonrası,
Abdullah’ın düşüncelerinden anlaşılabilmektedir:
“Şimdi şaşıran
Abdullah. Aslında memleketinin sorulması çok doğal onun için. O da, tanıştığı
herkese önce memleketini sorar. Dostluğun ilk adımı. Ama Oya’yla ne tanışmak,
ne de dost olmak söz konusu. Oya gibilerin memleketi Abdullah’ı hiç
ilgilendirmez. Bambaşka memleketleri vardır onların, memleketsiz insanlardır
bunlar. (…)”[29]
Aydınlar, eğitimli olmaları, halkla çoğu zaman
birebir iletişimde olmamaları, iletişimde oldukları zaman sahip oldukları
teknik ve entelektüel dil dolayısıyla, halk tarafından kabul görmemiştir.
Ancak, aydının da halkı yeterince benimseyip-benimsemediği de göz önünde
bulundurulmalıdır. Darbe sonrasında, halkın da kendisini desteklemediğini fark
eden Türk “aydınının” yaşadığı bunalımın ilk sebebi budur.
Aydınlar, toplumun diğer kesimleri ile yaşadıkları
problemlerin yanında, kendi gruplarının içinde de problemler yaşamışlardır.
Darbe sonrası, gözaltına alınan, işkenceye maruz kalan aydınlar, kendisini
kimin ele verdiği sorusuna takılmışlar ve çevrelerindeki herkesten şüphe
duymaya başlamışlardır.[30] Örneğin,
Bir Düğün Gecesi romanının
başkarakterlerinden bilim adamı Ömer’in, darbe sonrası içeri alınıp bırakılmış
olması ve üniversitesine geri dönmesi, arkadaş çevresi arasında dedikodulara
yol açar. Bu dedikodulara, Ömer’in ispiyoncu olduğu, devletle işbirliği yaptığı
da dâhildir.[31]
Ömer ise böyle bir şey yapmamakla birlikte, yine profesör olan eşi Aysel’in
bile, Ömer’e o gözle baktığından şüphelenmektedir. Görüldüğü üzere, Türk
aydınının darbe sonrası yaşadığı bunalımın sebeplerinden biri de, kendisinin de
dahil olduğu aydın topluluğuna karşı benimsemeye başladığı paranoyaya varan
duygular ve fikirlerdir.
Aydınların, darbe sonrasında, inandıkları
ideallerin, bir daha gerçekleşemeyeceğini anlamaları, yani hayat amaçlarını
kaybetmeleri de yaşanan aydın bunalımının bir diğer sebebidir. İdeallerin
kaybı, sosyalist devletin savunucusu olan aydının, düşünmeyen, gelecekten
umutsuz ve artık toplum için çabalamayan bir insana dönüşümüne neden olur. Bir
Düğün Gecesi’nin diğer bir başkarakteri olan Tezel’in, “İntihar etmeyeceksek, içelim bari” cümlesi dahi, olanları unutmaya
çalışan, kaybetmiş aydının portresini çizmektedir.
SONUÇ
1960 anayasasının getirdiği özgürlük ortamı içinde
gelişen sol hareketi, bastırma görevini yerine getiren 12 Mart 1971 darbesi, gelişen
solda kendine yer edinmiş, hareketi destekleyen aydınlarda da büyük bir değişim
ve bunalım sürecine neden olmuştur. Zira 1960’ta aydın kesim-ordu birlikteliği,
71 darbesinde ordunun aydın kesimi de susturması şeklinde tezahür etmiştir.
Aydınların, bu dönemde, halkla arasındaki bağların tamamen koptuğunu, kendi
çevresindeki insanlara dahi güvenmez olduğunu, bağlandığı sosyalist idealin yenilmesinin
ardından, hayat amacını kaybetmiş ve nihilist bir yaklaşıma sahip olduğunu
görmekteyiz. Umudun kaybedilmesi, aynı zamanda siyasal kurumlara olan inancın
kaybını da beraberinde getirmiştir. 12 Mart darbesinin olumsuz etkilerinin
sadece Türk aydınında değil toplumun her kesiminde görüldüğü bu süreç, 12 Eylül 1980 darbesi ile perçinlenmiştir.
[1] Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, Ankara:
İmge Kitabevi, 2004, s. 193’ten, Medet Turan, Türk Romanında 12 Mart, İstanbul: Dönence Yayınevi, 2009, s. 56
[2] Feroz Ahmad, Bir Kimlik Peşinde Türkiye, İstanbul
Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006, s. 147
[3] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri,
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000, s.381
[4] Ahmad, a.g.e, s.156
[5] Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar,
İstanbul: İletişim Yayınları, 1993, s. 204
[6] Keyder, a.g.e, s. 206
[7] Görkem Doğan, “Türkiye’de
Örgütlü Emek Hareketinin Tarihi Üzerine”, Doğan Çetinkaya (der.), Toplumsal Hareketler: Tarih, Teori ve
Deneyim, İstanbul: İletişim Yayınları, 2008, s.306
[8] Ergun Aydınoğlu, “Türkiye’de
Sosyalist solun Mak’us Talihi: Bir Yorumlama Denemesi”, Burak Ülman- İsmet Akça
(Yay. Haz.), İktisat, Siyaset, Devlet
Üzerine Yazılar: Prof. Dr. Kemali Saybaşılı’ya Armağan, İstanbul: Bağlam
Yayınları, 2006, s.325
[9] Medet Turan, a.g.e, s.52
[10] Ergun Aydınoğlu, Türk Solu, 1960- 1971: Eleştirel Bir Tarih
Denemesi, İstanbul: Belge Yayınları, 1992, s.38
[11] Aydınoğlu, a.g.e, s.42
[12]Mehmet Ali Birand, Can Dündar,
Bülent Çaplı, 12 Mart: İhtilalin
Pençesinde Demokrasi, Ankara: İmge Yayınevi, 1997, s.191
[13] Turan, a.g.e, s.57
[14]
Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir
Bakış 3: Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya, İstanbul: İletişim
Yayınları,1997, s.11
[15]
Moran, a.g.e, s.14
[16]
Turan, a.g.e, s.61
[17]
Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar,
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1994, s. 125-128
[18]
Moran, a.g.e, s.14
[19]
Moran, a.g.e, s.15
[20]
Moran, a.g.e, s.16
[21]
Moran, a.g.e, s.17
[22]
Yavuz G. Yıldız, “Türk Aydını ve İktidar Sorunu”, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, Sabahattin Şen (der.), İstanbul: Bağlam Yayınları, s. 373
[23]
A.g.e, s.373
[24]
A.g.e, s.373
[25]
Moran, a.g.e, s.25
[26]
Moran, a.g.e, s.26
[27]
Moran, a.g.e, s.34
[28]
Sevgi Soysal, Şafak, İstanbul:
İletişim Yayınları, 2011, s.67
[29]
Soysal, a.g.e, s.117
[30]
Akser, a.g.e, s.83
[31]
Naci, a.g.e, s.442
18 Haziran 2012 Pazartesi
TUR GÜNLÜKLERİ 5: PRAG
Prag Baharı’na çok geç kalmıştık, yıllar yıllar geçmişti üstünden ama yazına yetiştik. Yeni bir güne başladık kentle umarsızca. O eski kokan, hiç değişmemiş sokaklarında yürüdük, her köşe başından tarih sızıyordu usulca. Kafka’nın peşi sıra yürüyordum caddelerde. Adımlarını sayıyordum, adımlarını izliyordum, gölgesine saklanıyordum. Her döndüğümüz sokakta benzer güzel evler, benzer taşlı caddeler, bitmeyen bir labirent gibiydi Prag. Kafka’nın izini kaybedip şehrin göbeğine düştüm birden. Prag’ın eski zamanlarından sıyrılıp Mc Donalds’a, New Yorker’a erdim… Sevmedim o kapitalizm kokan caddeleri. Başladım tekrar Kafka’yı aramaya. Ayaklarım beni Charles Köprüsü’ne kadar getirdi. Uzaklara bakmak Kafka’yı bulmak için kuleye tırmandım… Yol bitmedi, ayaklarım ağrıdı. Dönüyordu merdivenler, dönüyordu başım.. Sonuna erememiştim bir türlü merdivenin, Şato’nun bitmeyen yollarında gibydim. Işığı gördüm ama sonunda vardım tepeye. Tüm Prag ayaklarımın altındaydı Vltava Nehri akıyordu gürül gürül. Yoksa Yargı’daki gibi intihar mı etmişti Kafka’da babasından dolayı? Bu cevapsız sorular aklımı kurcalıyordu, bir cevap arıyordum kulede dönenip dururken. Uzaklarda bir duvarda Kafka yazısını gördüm sonra, sanki ilahi bir işaretti bu, ya da bir davetti. Kafka bana mesaj göndermişti belki de. Öğlen sıcağının altında Charles köprüsünü geçtim, insanlar kalabalık yapıyorlardı, elele tutuşuyorlardı. Yolumu kesiyorlardı. Gitmemi engelliyorlardı sanki, kimseyi bulamayacağımı söyleyip duruyorlardı. İnatla kalabalığı yararak yürüdüm. Köprüyü aştım, nehir kıyısına doğru olan evlere yürüdüm. Pembe tek katlı ufak bir bina gördüm. Yine bir yazı var duvarda: Kafka. Burası olmalı, burada olmalı dedim içimden. Korku dolu adımlarla girdim içeri. Giriş katı boştu ve karanlıktı. Üst kata doğru ilerledim. Duvarda bir yansıtma ; Prag sokaklarının eski hali. Bu kesin Kafka’nın işi. Bana eski zamanları gösteriyor. Resimler hızlı akıyor, resimler kayıyor, dağılıyor, gözlerimden dökülüyor. Anlayabildiğin kadarıyla diye sesleniyor Kafka odanın diğer karanlık köşesinden. Kırmızı ışıklandırmalı merdivenler yapmış evine sanki cehenneme iner gibi iniyorum odanın başka bir ucundan aşağı… Merdivenin karşısına da bir ayna koymuş, cehennem çukuruna bir adım uzaktasın der gibi. Sonra girdiğim odada bir ahize var. Kaldırıyorum ahizeyi, Çekçe konuşuyor benimle. Anlamıyorum diyorum, anlamıyorum… Etrafıma bir bakıyorum ki, oda dosyalardan oluşuyor, tavana kadar dolaplar, herkesin kaydı tutulmuş. Adımı arıyorum dosyalarda, K. ile olan yakın ilişkimden dolayı bende fişlendim mi diye… Koridorlar boyunca dolaplar aşıyorum, hiç sonu gelmeyecekmiş gibi. Sonunda bir açıklığa varıyorum; bir alet var ortada. Suçlarımı sırtıma kazıyacak alet, Cezalılar Kolonisine çıkmışım meğer, dolaplardan kaçmaya çalışırken… Beni alete bağlamaya çalışırlarken, kaçmayı başarıyorum. Karanlıklardan gün ışığına vardığımda bitkinim. Kafka’yı buldum, ama bulduğumda kaçmaya başladığım düşünceler yüzünden kaybettim. Elimde korkularımdan başka bir şey yok. Ve de güneş.. Kaçmam gereken ama kaçamayacağım 2 şey… Sığınabileceğim bir yer umuduyla tırmanıyorum, Prag Kalesi’ne varıyorum. Kalenin soğuğuna sığınmak isteği içimde. Kapıları kapalı sıkı sıkı. Ama orada bir manzara var ki… Bütün Prag tekrar ayaklarımın altında. Gözlerim tekrar Kafka’yı arıyor… Orada işte, o da kaleden aşağı iniyor Bay K. kimliği ile. O an anlıyorum ki, Prag Kafka’sız, Kafka Prag’sız olamazdı, tıpkı benim Kafka’sız olamayacağım gibi.
15 Haziran 2012 Cuma
TUR GÜNLÜKLERİ 4: BERLİN
Şu anda trendeyim. Almanya’nın cennet bahçelerinin içinden geçerek Prag’a yol alıyoruz. Parlak güneş, canlı yemyeşil ormanlar, göller ve tüm şirinliği ile Alman evleri… Ormanlar o kadar sık ve ulu ki bazen gökyüzü bile görünmüyor, trendeki ufak penceremden. Ve işte Almanya maceramız da bitti. Elde ne kaldı Berlin’e dair hüzünden başka?
Berlin için ayrı ayrı günler şeklinde günlükler tutamadım. Onun için tek bir yazı yazma niyetindeyim. Berlin’e varışımızdan başlamak istiyorum. Amsterdam’dan kalkan ve Berlin’e giden trenimiz şimdiye kadar bindiğim en eski trendi – Türkiye’de bindiğim trenler de dahil, hani Edirne’ye 7 saatte giden trenler-. Biz o trenle tam 9 saat yolculuk yaptık, doğru düzgün rahat oturamadan, uyuyamadan. Sabah 6 da hostele varıp, hostelde masalar ve sandalyelerde biraz uyukladık. Sonra da valizleri hostele bırakıp dolaşmaya çıktık. İlk gün ben biraz hasta ve yorgundum. Otelimiz Checkpoint Charlie'ye çok yakın. Büyük levhalarda iki tarafın askerlerini gördüğünüz anda anlıyorsunuz geldiğinizi. Check Point Charlie’nin önünde asker kılığına girmiş 2 kişi bekliyor, para karşılığı fotoğraf çekimi için, ellerinde Amerikan bayrakları ile… Şova dönüştürmüşler işi, isterseniz o dönemin askerlerinin kıyafetlerinden bile giyebiliyorsunuz. Checkpoint Charlie öylesine anlamını kaybetmiş ve kapitalizme teslim olmuş ki, görseniz içiniz acır. Orayı aşıp, müzeler meydanına yürüdük. Ancak sadece bir müze gezebildik: Alman Tarihi Müzesi. Almanlar, erken dönemlerden başlayıp 1918’e uzanan tarihlerini güzel anlatmışlar. Çok dolu dolu, etkileyici bir müze değildi ama güzeldi.
İkinci gün Berlin Dom Katedrali’ne, Bergama Müzesi’ne, Parisien Meydanı’na gittik. Nereden başlasam bilmiyorum. Hani hep deriz ya Türkiye gelişmekte olan bir ülke, İstanbul’da devingen, karmaşık ama düzelmeye çalışan bir şehir diye. Berlin’de öyle, şehre bir karmaşa hakim. Devamlı her yerinde yol çalışmaları, insan kalabalığı… Bunun yanında Berlin’in bir tarihi yok. Olanlar acı dolu, utanç verici olduğu için belki, ikinci dünya savaşı dönemine dair uzun resimli bir duvardan başka bir şey bulamıyorsunuz. Eski duvarın olduğu yer çok ufak bir alan, o dönem çekilen acılara dair hazırlanmış resimli panolardan, bir gözetleme kulesi ve bir mezarlıktan ibaret. Duvarın olduğu yerde uzun paslı borular, duvarı temsil ediyor. Gördüğünüz tarih değil, başarısız bir temsilden ibaret. Bergama Müzesi’ne gelecek olursak, adı üstünde Bergama Müzesi. Türkiye’den böylesine büyüklükte ve güzellikteki eserleri nasıl götürdülerse ve Türkiye’de buna nasıl izin verdiyse en içten tebriklerimi sunmak istiyorum. Tapınakları, Babil’lerin, Asur’ların eserlerini o kadar muntazam sergiliyorlar ki… İznik’ten çiniler, Osmanlı dönemi dokuma halılar… Granada Elhamra’dan alınan kubbeler… Görseniz kızarsanız bizim gibi, ağlayasınız gelir… Dediğim gibi, kendi tarihlerini hasır altı etmişler de başkalarınınkini sergiliyorlar.
Bizim için Berlin’in tek iyi yanı, ucuz olmasıydı. Amsterdam’da 16 kişilik odaya geceliği 30 euroya yakın para verirken, Berlin’de 10 kişilik odaya 5.90 euro vermemiz inanılmazdı. Sonrasında öğrendik ki meğer hostel yeni kurulmuş daha ve Türklere aitmiş. İnanılmaz temiz ve güzel olan bu işletmeyi takdir etmemek ve Ümit Abi’nin neşe dolu yüzünü bir kez daha anmamak olmazdı. Hepsi bu kadar sanırım. Elde hüzünden başka bir şey yok Berlin’e dair. Tüm umutlarımızı Prag’a bağladık…
13 Haziran 2012 Çarşamba
TUR GÜNLÜKLERİ 3: AMSTERDAM
08.06.12
Amsterdam yolculuğumuz için sabah 9'da kalktık. Valizleri kapattık, kahvaltı ettik, yolluk hazırladık ve 11’de çıktık. İşin zor kısmı valizleri trene götürmekti. Benim valizim yaklaşık 25 kiloydu, ben artık ona alışmıştım. Tuğba’nın valizi de 15 kilo vardı ve babasına aldığı şaraplar ile belki daha da fazla. İşin kötüsü tekerleklerden biri de çalışmıyordu. Götürmek istediğin yere gitmesi için büyük efor vermek lazımdı. Bir şekilde trene ulaştık ve 12.25 Brüksel trenimize bindik. 13.45’te Brüksel'deydik. Amsterdam’a direkt giden trenlere bilet bulamadığımız için Brüksel’de aktarma yaparak daha yavaş ve konforsuz bir trene bindik. Valizleri koyabileceğimiz bir yer yoktu. Koridorda da bırakamazdık çalınma ihtimali vardı, devamlı anons geçiliyordu. Biz de iki koltuk arasına sıkıştırdık valizleri Tuğba’yı da oturttuk o koltuklara yolculuk başladı. İlk bir saatlik konforlu yolculuğun ardından 3 saatlik konforsuz yolculuk bizi biraz yordu. Tuğba’nın ayaklarını sarkıtamamaktan dolayı bacakları tutuldu ve biraz da midesi bulandı. Ama ilk tren yolculuğu olduğu için bence bu çok az bir reaksiyon. Amsterdam’a böylece vardık ilk iş hostelimizi bulabilmek adına Turist Ofisi’nden harita istemek oldu. Ancak haritalar 2.5 euroydu. Almadık, bir yere oturduk ve nasıl gidebileceğimizi düşünürken bilet bayiinde çalışan, yol tarifinde yardımcı olan bir Türk çocuğa rastladık. Hollanda doğumlu bu çocuk, bize hem bedava bilet verdi –ki bir bilet 2.60 euro, dolayısıyla bize bilet vermesi çok ince bir davranıştı- hem de nasıl gidebileceğimizi tarif etti. Bedava biletlerimizle metroya bindik. Metrodan inince hostelimiz 100 metre uzaklıktaydı. Shelter City Hostel isimli hostelimiz Hristiyan hosteli , dolayısıyla kız erkek karışık odalar yok. Güvenli, giriş kartını göstermeden hostele giremiyorsun. Biz 16 kişilik bir odada kalıyoruz. Odamız çok kalabalık ve biraz sıkışık ama çok da sıkıntı değil, herhangi bir yerde uyunabilir, çünkü bu interrail. İlk geldiğimizde hemen ailelerimizi arayıp haber vermeye çalıştık vardığımız ancak internetimiz çalışmadı, resepsiyondaki adama bir problemimiz var diye gittiğimizde ise hep problem olur diyerek bizi hiç sallamadı. Sonra bu işin olmayacağını anlayarak bilgisayarı da alıp Mc Donalds aramaya koyulduk, oranın internetini kullanmak için. Mc Donalds bulduk interneti yoktu, tek şansımız Mc Donalds’ın karşısındaki Güllüoğlu Amsterdam kalmıştı. Oraya girdik, bir yandan baklava yeyip, demleme çay içerken- ki bu 4 aydan sonra çok büyük bir lüks- bir yandan da internete bağlanıp, bölük pörçükte olsa ailelerimizle konuştuk. Sonra yanımıza oturan Türk Hanım ve eşi ile tanıştık. sohbet ettik. Evlilik yıl dönümlerini kutlamak adına dışarı çıkmışlar, arkadaşları ile buluşacaklarmış ama telefonun şarjı bitip kapanınca bir türlü haberleşip buluşamamışlar. Bilgisayarımızdan telefonunu şarj eden adını bilmediğimiz hanım, daha sonra kocasını gönderip bize bugünkü Hollanda maçı için formalar aldı. İkimizin de birer tane Hollanda forması vardı artık. Onun sevinci ile odamıza döndük. Kahve yaptık kendimize, kahvelerimizi bahçede yudumlarken bir de güzel şarkı açtık bilgisayardan… Sonra birden bir ekran açıldı bilgisayarda ortak ağa bağlan diye. İnternetimiz kendiliğinden olmuş, bağlanmıştı işte…İyi başlayan, sonra tersine dönen şanssızlaşan, sonra tekrar iyileşen bir gün oldu bugün..Ama çok da güzel oldu…
09.06.12
Amsterdam’daki ilk gezi günümüzde hava çok soğuk ve yağmurluydu. Sabah hostelde kahvaltımızı edip, öğlen yemeğimizi hazırlayıp çıktık. İlk hedef Madam Tussaud Müzesi’ydi. Müze girişinde aman aman bir sıra yoktu, 10 dakikada içerdeydik. Girişte verdiğimiz 20 euro biraz canımızı sıksa da eğleneceğimizi biliyorduk. Bileti alınca Obama ile resmimizi çektiler. Sonra ilk heykelleri gördük, Lenin, Churchill vs. devamında kraliçeler ve Lady Diana. Akabinde ünlüler salonu: George Clooney, Robbie Williams, Robert Pattinson, Johnny Deep, Brad Pitt& Angelina Jolie, Jennifer Lopez, Lady Gaga. Hepsiyle bolca fotoğraf çektikten sonra devam ettik. James Bond serisinin 3 adamı: Sean Connery, Pierce Brosnan ve Daniel Craig. Onlarla smokinli, ardından Michael Jackson’la şapkalı fotoğraf çekildik, Mona Lisa’nın tablosunun içine girdik, Dali’nin bıyıklarını okşadık. Ama sonra bitti, müze sandığımız, umduğumuz kadar büyük değilmiş.. Madam Tussaud’dan çıktık ne yapsak diye sokaklarda dolanıyorduk ki, gündüz gözüyle Red Light’a gitmeye karar verdik. Red light o saatlerde boştu, içinden geçtik. Hala yapacak bir şey yoktu, bize övdükleri, yere göğe sığdıramadıkları Amsterdam, bu kadar olamazdı. Daha gün uzundu ve birşeyler yapmamız gerekiyordu, biz de Heineken deneyimini yaşamak istedik ve bira fabrikası gezisine çıktık. Günümüzün en keyifli kısmı oydu. Arpanın öğütülmesinden başlayıp, içilen biraya giden yoldaki tüm dönüşümlerini öğrendik. Artık hava iyice soğumuştu hostelimize geri döndük. Hava kararana kadar hostelimizin bahçesinde oturduk, çalışanlarla muhabbet ettik. Gece Red Light’ı görmek için tekrar çıktık. Kadın satmayı şova dönüştüren Hollanda’yı kutlamak lazım. Dapdaracık sokaklarda bedenini önce sergilemek sonra satmak zorunda kalan kadınlara ağzı sulanarak bakan erkekler gördük. Ot içenler, etrafta yürüyen diğer kadınlara da sarkıntılık yapanları da gördük. Bütün kadınları potansiyel seks malzemesi olarak gören andavalların hepsi oraya toplanmıştı. O sokaktan ve kalabalıktan olabildiğince hızlı uzaklaştık ve ertesi gün zinde kalkabilmek adına hostele geri döndük...
10.06.12
Bugün bir balıkçı kasabası olan, Amsterdam’a otobüsle yarım saat uzaklıktaki Volendam’a gittik. Volendam, Amsterdam’ın kalabalığının ve gürültüsünün ardından sakin, şirin, çok güzel evlerin olduğu bir kasabacık. Deniz kıyısında balık satılan ufak dükkancıklar var ve Hollanda’nın balıklarını deneyebiliyorsunuz. Balıkları denedik, biz biraz ucuzundan aldığımız için süper taze değildi ama idare ederdi. Deniz kenarında kuşları da besleyerek yedik yemeğimizi, açıklarda yelkenliler dolanıyordu. Ayrıca yine şanslıydık ki; yöresel kıyafetlerle gezen 10 kadar teyzeye rastladık ve onlarla resim çekildik. Göreceğimizi gördükten sonra, hiç istemesek de Amsterdam’a karmaşaya, sokaklardaki ot kokusuna geri döndük. Gitmemiz gereken 2 hedef kalmıştı :
1. I Amsterdam
2. Hard Rock Cafe
I Amsterdam’a doğru yürüyüşe geçtik ama biraz yolları karıştırdığımız için, Museumplein’i aştık ve Vondelpark’ın oraya geldik. Vondelpark’tan geri döndük, I Amsterdam’ı bulduk.. Herkes gibi biz de resim çekilerek bir klişeyi yerine getirdik. Sonra Hard Rock Kafe’yi bulduk inanılmaz kalabalıktı, bakındık ve çıktık. Bugün de yapmamız gerekenleri yapmış olmanın huzuru ile hostele döndük. Kendimize marketten kocaman bir paket tiramisu aldık ve mideye indirdik, Yalan Dünya’nın son bölümü eşliğinde. Bizim de güne güzellik anlayışımız bu ne de olsa…
11.06.12
Bugün yolculuk günü! Akşam 7’de Berlin’e doğru yola çıkılacak, çok yorulmamalıyız. Çünkü yolculuğun nasıl şartlar altında olacağını bilmiyoruz. Sabahtan hostelden check- out işlemlerimizi yapıp valizlerimizi valiz odasına bıraktıktan sonra bahçe keyfi yapıyoruz, bahçedeki havuzun şırıltısı eşliğinde Berlin’de neler yapılabilir onları konuşuyoruz. Sonra çiçek pazarına yol alıyoruz, lale soğanları, evinde yetiştirebileceğin uyuşturucular vb. bir çok bitkinin kök hali. Sonra açlığa yenik düşüp Mc Donalds’ta yemek yiyoruz. En pahalı Mc Donalds’lardan biri de Amsterdam’daki. İstediğiniz sos başına 50 cent alıyorlar. İçindeki tuvalet dahi paralı. Yemeğimizi yedikten sonra hala hostele dönmek için iki saatimiz var ve Amsterdam’daki son iki saatimizi güzel değerlendirmek adına kanal turu yapıyoruz. Her ne kadar ben bir kısmında uyusam da yine de vaktimizi kötü değerlendirmemiş oluyoruz, son son Amsterdam’ın aşağı yukarı her yerini tekrar görmüş oluyoruz. Sonra hostele dönüş, bir kahve molası… Ailelerle haberleşme faslı..Ve yola çıkış… En uzun yolculuğumuz olacak Berlin yolculuğu, tam 9 saat…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
